
Konstantiniyye Oteli
Zülfü Livaneli, zengin bir insan panoramasıyla İstanbul’un derinliklerine inerken şehrin büyülü, ama bir o kadar da acımasız atmosferiyle buluşturduğu okuru sıra dışı yolculuğa çıkarıyor.
2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul’un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet’teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyor. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyükelçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon “yıldızlar”ı, eski ve yeni zenginler, büyük işadamları…
İstanbul’un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar. Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…
Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…
(Tanıtım Bülteninden)
İnce Kapak:
Sayfa Sayısı: 480
Baskı Yılı: 2015
Ciltli:
Sayfa Sayısı: 480
Baskı Yılı: 2015
Dili: Türkçe
Yayınevi: Doğan Kitap
Kitaptan
Gerçek her zaman iyi midir? Daha doğrusu gerçeği ortaya çıkarmak her zaman iyi sonuç verir mi, yoksa yaşayabilmeleri için, insanların sahte dünyalarına göz yummak daha mı doğru?
Eğer Adolf Hitler gençliğinde sırılsıklam aşık olduğu bir kızla birlikte yola çıksaydı, işler bu noktaya gelir miydi?
Eğer ipek böceği sadece bir gün yaşayacağını bilse , o değerli giysiye bürünmek için böylesine uğraşır mıydı?"
Bir kadın topuklarını sesinden ürkmüyor, tam tersine bununla meydan okuyan bir ritim tutturuyorsa kendine güveni tam demektir.
Herşeyin bir vakti vardı; doğumun ölümün, sevişmenin, tohumlamanın, sulamanın, hasadın, hayvanların çiftleşmesinin, yavrulamanın... Dünya bir düzen içinde akar gider, doğa durmadan kendini yeniler, ölenin yerine yenisini koyardı ve onlar şehirliler gibi, bu düzeni bozdukları, değiştirdikleri sanısına kapılmazlardı.
Kadın seçiciydi; yaradılıştan getirdiği bir gururu vardı; erkeğin kendisine layık olup olmadığını ölçüyordu. Bir ilişki başladıktan sonra erkekler daha coşkulu, kadınlar daha temkinli davranır, adım adım ilerlemeyi yeğlerlerdi. Sanılanın aksine kadınlar daha pragmatik, erkekler daha hayalciydi. Kadınlar beğenilmek arzu edilmek istiyordu, erkekler ise egolarının şişirilmesini. Bütün bunları bize yakın hayvan türlerinde gözlemek de mümkündü.
Kime sorulsa dürüsttür, namusludur; bu durumda ülkedeki yolsuzluğu Mars'tan gelen yeşil küçük adamlar yapıyordur herhalde.
Hayat edebiyattı, gündelik yaşam ise bir sürü ıvır zıvır.
Postmodern dünya; modernitenin feci yanlışlarına karşı koyacağım derken başka bir aşırılığa yuvarlanmış; eğitimi, bilgiyi, insan ruhunun yücelmesini, yazın, estetik gibi temel kavramları düşman belleyip herşeyi ilkel kimlik algısı üzerinden okumaya başlamış.
Bazen sadece cinsellik diye başlayan bir ilişki zamanla aşka evrilir, bazen de aşk sanılan şeyin sadece cinsel dürtüler olduğu ortaya çıkar. İki insan birbirni tanıdıkça değişim kaçınılmazdır; hatta kimi zaman başlangıçta aşık olan kadın ya da erkeğin duyguları zamanla söner, ona pek aldırmayan karşı taraf ise kul köle olur, sevda başına vurur. Karacaoğlan'ın dediği gibi, "Sevda sevda derler behey yarenler / Bilmeyene bir acayip hal olur.