livaneli.

Zülfü Livaneli Müzesi

Dostlar

“Hayatımdan geçen insanları gözümün önüne getirdiğimde sevinçle görüyorum ki çok ama çok dostum olmuş. Meğer ne kadar çok insanı, ne kadar çok sevmişim. Dostlarımın sayısı düşmanlarımdan kat kat fazlaymış.”

“Yaşam, insanlarla güzel. En güç dönemlerimde beni hep dostlarım ayakta tuttu. İşte onlardan bazıları…”

dost:abidin-dino

Abidin Dino 1913–1993

Ressam

“Gelin bir heykel yapmaya çalışalım: biraz Mimar Sinan, biraz Mevlana, biraz Yunus… Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?”

Devamını oku

Artık hayatımda çok önemli bir rol oynayan Abidin Dino'dan esaslıca söz etme sırası geldi sanırım. Bu yüzden diyorum ki, gelin bir heykel yapmaya çalışalım sizlerle. Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus ... Sonra buna bir parça Eisenstein ve Meyerhold ekleyelim. "Ah minel aşk" ya zan hat üstatlarını ve Picasso'yu, Chagall'i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar karşımıza. Ama bunlar da yetmez. Hadi heykeli yaptık diyelim. Osmanlı'nın, Hind'in, Çin-i Maçin'in, Anadolu köylüsünün, sürrealizmin, Marksizmin, mistisizmin ve 20. yüzyıl Avrupa kültürünün derinliklerinden imbikle süzülüp gelen bilgeliği nasıl koyacağız bunun içine? Paşa konaklarından gelen soyluluğu, 20. yüzyılın en önemli maceralarının içinde bulunmasıyla nasıl bağdaştıracağız? Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?

Üç yıllık Paris komşuluğumuzda acı ve tatlı günleri pay laştık Abidin Bey'le, çok sevdiği Azra Erhat öldüğü gün ıssız parklara gittik. Balzac heykelinin yanından geçip kestane ağaçlı bulvarlara vurduk kendimizi. Saatlerce yürüdük ve o saatlerce hiç susmadan Azra Erhat'ı anlattı. Susarsa başına daha büyük bir felaket gelecekmiş gibi yeryüzüne saçılmış sevgili ölülerini anıyordu tek tek. Arif Dino'dan Nazım Hikmet'e kadar. Sonra hayatta olan sevdiklerine geçiyordu. Bir Yaşar Kemal diyordu, bir Melih Cevdet. Üstat o gün konuşarak ölüme çare bulmaya çalışıyor gibiydi. Yaşamın ancak anılarla devam edeceğine inanan bir simyacıydı sanki. "Var git ölüm var git, üç gün ara ver!" di yen eski şair gibi konuşuyordu.

Hemen her öğleden sonra uğruyordum ona. Güzin Hanım radyodan dönmemiş oluyordu. O geldiğinde Abidin Bey mutfağa girecek, ince bedeni ve uzun parmaklı elleriyle ağır tütsülü Lapsong Suchong çayı demleyecekti. Sonra üst kata çıkacaktık. Yüzleri duvara dönük duran yeni resimlerini çevirerek göstermeye başlayacaktı. Ben hayranlık sesleri çıkardıkça da, "Eh fena değil, hiç fena değil!" diye gülerek memnun olduğu resimleri belirtecekti. Gerçi bir gün Abidin Bey' in evinde rastladığım John Berger gibi, resimleri daha iyi görmek için dört ayak durumuna girip inlemeyecektim ama o renk cümbüşünden sersemlemiş olarak çıkacaktım Paris sokaklarına.

Abidin Bey'in evi bir okul gibiydi: Selçuk Demirel, Jak Şalom, Gaye Şalom, Mehmet Ulusoy ve daha birçok Parisli Türk gelip gidiyordu. Yaşar-Thilda Kemal, Altan Gökalp yakın dostları arasındaydı. Genç sanatçıları yüreklendirmede üstüne yoktu. Nazım Türküsü albümüm çıktıktan sonra beni yüreklendirmesini unutabilir miydim hiç? Ama ne yazık ki son yıllarda Abidin Bey'in sağlığı bozulmaya başlamıştı. Tek böbreğin taşıdığı bedeni sarsılıyor, gözleri sulanıyordu. Sağlık sorunlarını Güzin Hanım'ın duymasını istemediği için hastane raporlarını bizim evde saklıyorduk. Onun üzülmesini istemiyordu ve hep tekrarladığı cümle şuydu: "Güzin'e ne olacak?" Sonra Abidin Dino çınarı devrilip gitti ve ben hem Paris'te ki hem de İstanbul'daki cenaze törenlerinde onu uğurlarken, söylediği bir şeyi hatırladım: "Bir futbol takımı coştuğu zaman atağa geçer, her oyuncu birbirinden güç alarak karşı kaleye doğru akar. Sanatçılar da böyledir. Bir dönemde, birden fışkırıverirler. Ama bize bunu çok gördüler. Nazım'ı bir tarafa fırlattılar, bizi bir tarafa. Kimimiz hapishanelerde, kimimiz sürgünlerde yitip gittik. Oysa ne güçlü bir tomurcuk patlamasıydı o!" Benim de içinde bulunduğum bütün Türk sanatçılarını daha dünyalı olmaya, yerellikten kurtulmaya ve sürekli "hüzne eğilimli" tavrımızdan sıyrılmaya itiyordu. Fanteziyi çok severdi. Yaşamın çeşitlendirilmesi ve renklendirilmesiydi bu ona göre. Biraz da Abidin Bey'in etkisiyle yeni bir plak için besteler yapmaya başladım. Montparnasse'taki evin kokusunu ve Paris'in yaşama kıvancını çağrıştıran bu albümün adı da belli olmuştu: Ada.

dost:yasar-kemal

Yaşar Kemal 1923–2015

Romancı

“Yaşar Kemal'le hayatımızın kırk dört yılı birlikte geçti… Ne var ki umudumuzu hiç yitirmedik; gölgesini bunalmış insanlara cömertçe sunan bir Toros ağacı gibi.”

Devamını oku

Arkadaşlarımın yıllarca ısrar ettiği konu, yani profesyo nel müzik yapmak kafamı kurcalamaya başlamıştı. Çünkü yaşama alanımız gittikçe daralmaktaydı. Ankara'da bizi kolay yaşatmayacaklardı artık. O sıralarda Milli Kütüphane'de her zaman yaptığım gibi folklor araştırmalarını sürdürüyordum. Çok eski bir dergide İnce Memed Türküsü'nün sözlerini ve notalarını buldum. Deşifre ettiğimde ortaya çok güzel bir parça çıktı.

İstanbul'a gidişlerimden birinde hiç tanımadığım Yaşar Kemal'i bulmak istedim. O güzel İnce Memed Türküsü'nü dinletmek istiyordum ona. Cağaloğlu'nda akrabası Ramazan Yaşar'ın Ararat Yayınevi'ne gelip gittiğini söylediler. Gidip sordum, arada bir uğrarmış. Hoş bir rastlantıyla ertesi gün Yaşar Kemal geldi. Yanına gittim, kim olduğumu söyledim ve çok güzel bir türkü bulduğumu anlattım. "Aman" dedi, "bana çalar mısın onu?" Basınköy'deki evine davet etti: Hem de güzel bir Çukurova köftesi yapma vaadiyle birlikte.

Ertesi gün evlerine gittim.· Her tarafı kitapla kaplı bir salonun öteki ucunda çalışmakta olan Thilda Kemal, gözlüklerinin üstünden şöyle bir baktı, "Hoş geldiniz" dedi ve bir daha da bizimle ilgilenmedi. Yaşar Kemal'le ordan burdan konuştuk; kim olduğumu, neler yaptığımı anlattım. Sonra sazı alıp İnce Memed Türküsü'nü söyledim. Yaşar Kemal'in coşkun beğenisinden daha da önemli olan şey, Thilda'nın birdenbire benimle ilgilenmeye başlaması ve "Çok ilginç bir accompaniment" demesiydi.

Piyano çalan, müzik bilen Thilda Kemal, benim Mecitözü'ndeki dededen öğrendiğim geleneği geliştirerek oluşturduğum yeni saz tekniğini anlamıştı. Gerçekten de sazı gitardaki arpej tekniğini kullanarak çalıyordum, yani bilinen radyo sazındaki gibi, türküye bire bir eşlik edilip aynı melodi çalınmıyor, arpej tekniğiyle akorlar arka arkaya sıralanıyordu. Thilda bu yüzden "eşlik"e dikkat çekmişti. Ben ayrıldıktan sonra da, "Bak Yaşar" demiş, "bu müzikte yeni bir şey var. Göreceksin, bu genç çok meşhur olacak." Yaşar Kemal birkaç gün sonra bunu bana anlattığında ve "Thilda'nın her dediği çıkar. Yılmaz Güney için de aynı şeyi söylemişti" dediğinde ona inanmadım.

Thilda yanılıyordu. Ben kendimi biliyordum. Ünlü olmama imkan yoktu ki!

Thilda da bir ak kuğu kadar zarif yaşadı ve yine bir ak ku ğu kadar zarif öldü. Çapa yoğun bakım ünitesinde yüzüne vuran ölüm soğukluğu bile onun bir ömür boyu gururla taşı dığı soyluluğunu ve zarafetini yok edemedi. Son gün Yaşar Kemal, yatağında bilinçsiz yatan Thilda'nın soğuk alnını öpüyor ve "Thilda'cığım, sevgilim" diyor. "Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşek kür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük." Koca devin gözündeki yaşlar, yoğun bakımda ölümle içice yaşayan doktor ve hemşirelerin de gözlerini buğulandırıyor. Sonra ben de alnından öperek vedalaşıyorum Thilda'mızla. Ben de teşekkür ediyorum. Dostluğumuz için, paylaştık larımız için ...

O anda gözümün önüne 25 yıl önce Stockholm'deki kır gezimiz geliyor. Yaşar Kemal, Thilda, Ülker, ben ... Çimenlerin üstünde öylesine yüksek sesle Anadolu türküleri söylemiştik ki çevremizdeki İsveçlilerin hayret dolu bakışları bizi bir kat daha neşelendirmişti. Yaşar ve Thilda Kemal'in yarım asır süren büyük aşkını düşünüyorum. Anadolu'dan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu rüzgarlarıyla gelen coşkun, kabına sığmaz, Hitit heykeli gibi bir adam ve Osmanlı sarayındaki paşa dedesinden devraldığı geleneği, dünya kültürüyle bütünleştirebilen kelebek kanadı kadar zarif bir kadın. Dilinde İngilizce, İspanyolca, Fransızca şiirler, öyküler ... Ve hiçbir zaman sarsılmayan bir Türkiye kimliği. Bu toprağın insanına, geleneğine, diline, kültürüne müthiş bir sahip çıkma, olağanüstü bir bağlılık.

Bu iki olağanüstü insan arasındaki aşk bir mucize değilse nedir ve nasıl açıklanabilir bu mucize? Bence aşkın dışında bir başka boyutu daha var bu işin. O da üzerinde yaşadığımız toprakların yüzyıllar içinde oluşturduğu birlikte yaşama armonisi. Bunca değişik kökenden gelen, başka koşullarda yetişen iki insanı aşk bir araya getirmişti: İkisi birbirini tamamlıyor, bütünlüyordu. Çünkü aynı değerler sistemine, aynı ahlaki kurallara inanıyorlardı. İşte bu yüzden Yaşar Kemal soğuk alnını öptüğü Thilda'ya bu güzel yaşam için teşekkür ettikten sonra, "Duydu beni!" diyordu. "Eminim söylediklerimi duydu." Kim ne derse desin; beyin ölümü, tıp kuralları... hepsi tamam! Ama ben de eminim; Thilda, kocasının ona teşekkür ettiğini duydu. Çünkü bunu o kadar hak etmişti ki!

Thilda Serrero, Sefarad Yahudilerindendi. Dedesi Jak Pa şa Abdülhamid'in baştabibi, babası ise Selanik Bankası mü dürüydü. Yaşar Kemal'le mezarda da buluşmak için Müslüman mezarlığına gömülmek istiyordu. Bu yüzden cenazesini, Müslüman töreniyle "Hatun kişi niyetine!" diyerek kılınan namazla Teşvikiye Camii'nden kaldırdık, Zincirlikuyu'ya götürdük.

Yaşar Kemal, Thilda'nın yanında kendisi için bir mezar yeri almıştı. Bana da yanındaki yeri almamı söyledi, birlikte oluruz dedi ama ben yatacağım yeri görmek istemediğim için almadım.

dost:thilda-kemal

Thilda Kemal 1923–2001

Çevirmen · Yaşar Kemal'in eşi

“Piyano çalan Thilda, yeni saz tekniğimi hemen anlamıştı: ‘Bak Yaşar, bu müzikte yeni bir şey var; bu genç çok meşhur olacak.'”

Devamını oku

Ertesi gün evlerine gittim.· Her tarafı kitapla kaplı bir salonun öteki ucunda çalışmakta olan Thilda Kemal, gözlüklerinin üstünden şöyle bir baktı, "Hoş geldiniz" dedi ve bir daha da bizimle ilgilenmedi. Yaşar Kemal'le ordan burdan konuştuk; kim olduğumu, neler yaptığımı anlattım. Sonra sazı alıp İnce Memed Türküsü'nü söyledim. Yaşar Kemal'in coşkun beğenisinden daha da önemli olan şey, Thilda'nın birdenbire benimle ilgilenmeye başlaması ve "Çok ilginç bir accompaniment" demesiydi.

Piyano çalan, müzik bilen Thilda Kemal, benim Mecitözü'ndeki dededen öğrendiğim geleneği geliştirerek oluşturduğum yeni saz tekniğini anlamıştı. Gerçekten de sazı gitardaki arpej tekniğini kullanarak çalıyordum, yani bilinen radyo sazındaki gibi, türküye bire bir eşlik edilip aynı melodi çalınmıyor, arpej tekniğiyle akorlar arka arkaya sıralanıyordu. Thilda bu yüzden "eşlik"e dikkat çekmişti. Ben ayrıldıktan sonra da, "Bak Yaşar" demiş, "bu müzikte yeni bir şey var. Göreceksin, bu genç çok meşhur olacak." Yaşar Kemal birkaç gün sonra bunu bana anlattığında ve "Thilda'nın her dediği çıkar. Yılmaz Güney için de aynı şeyi söylemişti" dediğinde ona inanmadım.

Thilda yanılıyordu. Ben kendimi biliyordum. Ünlü olmama imkan yoktu ki!

Thilda da bir ak kuğu kadar zarif yaşadı ve yine bir ak ku ğu kadar zarif öldü. Çapa yoğun bakım ünitesinde yüzüne vuran ölüm soğukluğu bile onun bir ömür boyu gururla taşı dığı soyluluğunu ve zarafetini yok edemedi. Son gün Yaşar Kemal, yatağında bilinçsiz yatan Thilda'nın soğuk alnını öpüyor ve "Thilda'cığım, sevgilim" diyor. "Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşek kür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük." Koca devin gözündeki yaşlar, yoğun bakımda ölümle içice yaşayan doktor ve hemşirelerin de gözlerini buğulandırıyor. Sonra ben de alnından öperek vedalaşıyorum Thilda'mızla. Ben de teşekkür ediyorum. Dostluğumuz için, paylaştık larımız için ...

dost:aziz-nesin

Aziz Nesin 1915–1995

Yazar

dost:ilhan-koman

İlhan Koman 1921–1986

Heykeltıraş

“Hoş geldin Evliya!” — Herkese Evliya derdi. Mezar taşı yerine dünyanın dört köşesine heykeller dikmeyi yeğlemiş bir evliyaydı.

Devamını oku

Heykelci İlhan Koman İsveç'te Eski bir gemi almış tamir etmiş bir koya demirlemişti. Karısı Kerstin ve dört çocuğu ile yaşıyordu. Bembeyaz sakallı, ilginç ve çok yakışıklı bir adamdı. Büyük bir heykelciydi ve akademide hocalık yapıyordu. Gemisinin adı Hulda idi, Türkiye'den gelenlere kucak açan bir deniz sığınağına dönüşmüştü. "Hoş geldin Evliya" diye karşıladı beni. Herkese Evliya deme alışkanlığındaydı...

İsveç'te ilk günlerim o teknede geçti. Her öğle vakti sarımsak soslu makarna yapılır birlikte yenirdi. Teknenin işleri sıra ile yapılırdı.

İlhan Koman 20 yılı aşkın bir gönülleü sürgünün silemediği unutturamadığı bir hasret içindeydi. Kırgınlıkları vardı. Bazı çevreler onu küstürmüştü. İsveç'te de ünlü bir heykelci ve akademisyen olarak tanınmasına rağmen hep bir "karakafa" olarak kalmıştı. Sarışın İsveç'lilerin yabancılara verdiği isimdi bu. Yalnız ve sessiz bir adamdı. Eğer gençliğinde Stockholm yerine Paris'e yerleşmiş olsaydı, en az Brankuşi kadar tanınabilirdi. Bugün de tanınıyor ama değerini daha çok ciddi sanat çevreleri biliyor.

Büyük usta 1986 yılının buz tutmuş bir Aralık gününde, çok sevdiği ülkesine dönemeden gurbette öldü. Ve vasiyeti üzerine yakıldı. "Külü havaya savruldu." Zaman zaman Akdeniz heykelinin önünden geçerken "Merhaba Evliya!" deyişim bundandır. Çünkü başına gidebileceğimiz bir mezarı yok ilhan Koman'ın. İnsanlar bu dünyaya bir mezar taşı dikip giderler. İlhan bey ise mezar taşı yerine dünyanın bir çok köşesine heykeller dikmeyi yeğlemiş bir "evliya"ydı

Onat Kutlar

Onat Kutlar 1936–1995

Şair · Yazar

Yaşamımı kökten değiştiren dost: yurtdışına çıkmam için ‘Mehmet Yılmaz Basmacı' adına düzenlenmiş sahte pasaportu o buldu.

Devamını oku

O dönemde Anadolu aşık müziğini derleyip dizi plaklar yapma hevesine kapıldım. Anadolu'nun gizli müziğini söyle yen bu aşıklar yitip gidecekti ve geride hiçbir şey kalmaya caktı. Böylece bazı aşıklarla ilgilenmeye ve onların stüdyo kayıtlarını yapmaya başladım. Aradan bir iki hafta geçti geçmedi, bizim ev aşık kaynama ya başladı. Nasıl olduysa haber bütün Anadolu'ya yayılmıştı. Köylerden sazını kapan aşık İstanbul'a koşuyor ve beni bulu yordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Oturduğumuz apartma nının kapıcısı, Nişantaşı sokaklarında dolaşan sazlı bir ga riban gördü mü tutup bize getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, adam nasıl olsa bizi arıyor. Bütün bunlar, Onat Kutlar'ın beni öğle yemeğine çağırma sına ve böylece yaşamımın kökten değişmesine kadar sürdü gitti.

Hollanda milletvekili Peter Dankert ile bir öğle yemeğinde buluşturdu beni. Sonradan Avrupa Parlamentosu Başkanlığı yapacak olan Dankert sempatik biriydi, Türkiye'deki gelişmelerden son derece kayg ı duyan bir demokrat gibi konuşuyordu. Bana cezaevlerinin durumunu sordu, başımdan geçenleri anlattım. O sırada lokantanın kapısından içeri giren Ferit Öngören yanıma geldi, önemli bir şey söyleyeceğini belirterek beni tenha bir köşeye çekti. Fısıltıyla konuşarak, Ankara'dan Vasıf'ı ziyaretten dön düğünü söyledi. Vasıf Öngören o sırada Mamak Cezaevi'nde yatmaktaydı, iki kardeş arasındaki görüşme jandarmalar arasında yapılmıştı ve Vasıf bir ara ağabeyinin kulağına, "Zülfü'yü gene arıyorlar. Kaçsın!" diye fı sıldayabilmişti.

Lokantanın tavanı döndü döndü ve başıma yıkıldı. Demek ki dördüncü kez barbarların eline düşecektim. Adres de de ğiştirsek, başka kente de taşınsak bizi yaşatmamaya karar lıydılar. Alı al moru mor masaya döndüm ve Dankert'e, "İşte" dedim, "en canlı örnek benim. Şu anda, dördüncü kez alın mak üzere olduğumu öğrendim." Peter Dankert buna gerçekten şaşırdı ve üzüldü. Eğer yurt dışına kapağı atabilirsem bana yardımcı olacaklarını söyle mekten başka bir şey gelmedi elinden. Daha Ferit Öngören'in verdiği haberi duyar duymaz kararımı vermiştim. Bir daha barbarların eline düşmeyecektim. Bunun sonu yoktu çünkü.

Yemekten sonra eve gittim, Ülker kapıyı açtı. "Biliyor musun, tekrar arıyorlarmış beni" dedim ve Ülker'in titrek bir yaprak gibi yere doğru süzüldüğünü gördüm. Bayıl mıştı. Planımı ona da anlattım. Ne pahasına olursa olsun yurtdı şına çıkacaktım. Türkiye'de bizi yaşatmamaya karar vermiş lerdi. Dışarıda kendime yer yapınca da ailemi getirtecektim.

Onat Kutlar, yaşamımın o döneminde bana çok büyük bir iyilikte bulundu. Politik nedenlerden yurtdışına çıkması ge rekenlere sahte pasaport hazırlayan birilerini biliyordu. İki resim verip beklemeye koyuldum. Bir cuma günü Onat'la buluştuk ve sarı zarf içindeki pasa portu uzattı bana. Eve geldim. Açıp baktığımda pasaportun içinde resmimi gördüm. Üzerinde soğuk damga vardı ve res mim dışında hiçbir şey aslına uygun değildi ama her şey ger çeğe benziyordu. Adım Mehmet Yılmaz olmuştu, soyadım ise Basmacı.

Yurt dışına çıkışımı Onat kutlar'In sağlamama yardımcı olduğu bir sahte pasaport sayesinde gerçekleştirdim. İlk durağım Almanya'ydı.

Uğur Mumcu 1942–1993

Gazeteci · Yazar

“Bu parça bütün ölülerimize bir ağıt gibi olmuş!” On yıl sonra, bombayla parçalanmış cesedinin ardında yüz binler ‘Yiğidim Aslanım'ı söylüyordu.

Devamını oku

Sık sık Dino'larla, Münevver Hanım'la, Selçuk Demirel'le, Altan Gökalp'le görüşüyorduk. Sorbonne'da düzenlenen "Kül tür ve Gelişme" konferansı o günlere rastlar. Francis Ford Coppola, William Styron gibi sanatçılarla orada görüşmüştüm. Bazen, Abidin Bey'in evine gelen John Berger'i görüyorduk. O yıllarda Paris'e gelen Uğur Mumcu'ya, Bedri Rahmi Eyüb oğlu'nun Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor şiirinden bestelediğim parçayı çalmıştım. Gözünden iki damla yaş gelmiş ve "Bu parça bütün ölülerimize bir ağıt gibi olmuş!" demişti. On yıl sonra Ankara' da yağmurlu bir gün onun bombayla parçalanmış cesedinin arkasında yürüyordum ve yüz binlerce kişi hep bir ağızdan Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor'u söylüyordu. Paris'te parçayı dinlediği zaman, bunun kendi ağıdı olacağını, belki de kendisine gözyaşı döktüğünü bilmesi mümkün değildi. Uğur, Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi şiirim üzerine "Sesleniş" adlı bir yazı yazmıştı. Şiir yazıda bir ana motif gibi tek rarlanıyordu. Sonradan bu yazı onunla bütünleşti. Onun adı na yapılan anıtlara yazıldı. Böylece bir anlamda, yaratılarımız birleşmiş oldu. Ayrıca bu şiir kaynak gösterilmeden o kadar çok kullanıldı ki, sayısını bile unuttum.

Bilenlerbilir, gözaltında en önemli şey haberleşebilmektir. Günlerce, aylarca kimseye haber veremeden, bir bilgi alamadan yatar insanlar. Bu yüzden bana tanınan ayrıcalığı minnetle kabul ederek Yargıtay'dan babamı aradım. İkide birde oğluyla başı derde giren zavallı babam, Ülker'in haber verdiğini, merak etmememi, bir iki saat içinde çıkacağımı söyledi. Ülker ve Işık, ilk iş olarak sevgili arkadaşımız Uğur Mumcu'yu aramışlar. Uğur hemen Başbakan Bülent Ecevit'e ve İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e haber vermiş. Böylece benim kurtarılmam için gerekli çarklar dönmeye başlamış.

dost:ara-guler

Ara Güler 1928–2018

Foto Muhabiri · Yazar

Zeynep Oral

Zeynep Oral 1946–

Gazeteci · Yazar

“Livaneli'nin ‘çıkışı' 70'li yılların ortalarına rastlar… O gün bugün, sazı ve sözü dünya görüşüyle bütünledi. Kullandığı sözler, şiirler, müziğini biçimledi.”

Ülkü Tamer 1937–2018

Şair · Çevirmen

Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için

Erdal Öz 1935–2006

Yayıncı · Yazar

Hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri. “Bir cam kırıldı birden, bir martı çığlık attı, bir sazın teli koptu!”

Devamını oku

Hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri Erdal’dı. Yıllarca en ufak bir burukluk olmadan, münakaşa yaşamadan dostluğumuzu sürdürdük. Sonra Erdal hastalandı, önce ameliyat olup düzeldi, fakat sonra 2006’da ölüm haberi geldi. Dünyam yıkıldı.

Erdal’ın ölümünün ertesinde şu yazıyla uğurladım biricik dostumu:

Erdal'a Ağıt

Ankara’daydım.

Büyük Sinema pasajında bir kitabevine giderdim her gün. Adı Sergi Kitabevi’ydi. Orada bize dünyanın kapılarını aralayan kitaplara, uzunçalarlara dalar giderdim. Sonra kitabevinin sahibi Erdal Öz’le konuşurdum.İçim aydınlanırdı.

Ankara’daydım.

Erdal’la akşam yemeklerinde buluşurduk. Birbirimizin evinde kalırdık. Ona türküler çalardım. Hayattan, edebiyattan, varoluşçuluktan, Nazım’dan, sosyalizmden, devrimden söz ederdik.İçim ısınırdı.

Ankara’daydım.

12 Mart gelmişti, demir parmaklıklar arkasına düşmüştük. Hepimize olduğu gibi Erdal’a ve ailesine de zulmediyorlardı. Bir gün havalandırma saatinde tek kişilik hücrenin penceresinden bir ses adımı seslendi. Baktım. Küçük pencerede Erdal’ın eşini gördüm. Onu da hapsetmişlerdi. Zaten o günlerde hep içim ürperirdi.

Ankara’daydım.

Erdal’la birlikte bir dostun evine gittik. Orada Samiye ile tanıştı, sonra evlendiler. İsveç dönüşü bir ara İstanbul’da evlerinde kaldık.Her fıkra anlatışında kahkahalarla gülerdim. İçim içime sığmazdı.

Stockholm’deydim.

Türkiye’ye gelemediğim için Erdal benim adıma Unkapanı’ndaki plakçılarla boğuşur, haklarımı korumaya çalışır, sık sık yazdığı mektuplarla bana cesaret verirdi. İçim minnetle dolardı.

İstanbul’daydım.

Erdal kitaplarımı yayınlamaya başlamıştı. Onun romanlarını, hikâyelerini okurdum. İçim kanatlanırdı.

Ankara’daydım.

Erdal hasta dediler. Telefon ettim. “Ciğerimin birini aldılar” dedi. “Seni görmeye geleyim” dedim. “On beş gün sonra” dedi.İçim sızlıyordu.

İstanbul’daydım. Akşam acı acı çaldı telefon. “Erdal Öz öldü!” dediler. Bir cam kırıldı birden, bir martı çığlık attı, bir sazın teli koptu!

Kırk yıllık anılar geçti gözümün önünden. “Seni hiç unutmayacağız namuslu, yürekli, yiğit arkadaşım benim” diye mırıldandım. İçim kan ağlıyordu.

İsmail Cem 1940–2007

Gazeteci · Siyasetçi

Yazı dizimi Yaşar Kemal, İsmail Cem'e verdi; Politika gazetesi yayımladı ve Türkiye'yle doğrudan bağımı kurdu.

Devamını oku

İsveç yıllarımda, roman ve hikaye dışında gazetelere yazı dizileri hazırlamak istiyordum. Bu amaçla "Devrimsiz Devrimciler" adlı bir dizi hazırladım. Dizi çok ilginç oldu. O sıralarda Stockholm'e uğrayan şair Nevzat Üstün diziyi Cumhuriyet'e götürdü ama kabul ettiremedi.

Yazı dizisini Yaşar Kemal, İsmail Cem'e verdi. TRT Genel Müdürlüğü'nden ayrılan İsmail Cem ve Haluk Şahin'in çıkardığı Politika gazetesi bu diziyi yayımladı ve benden başka yazılar da istedi. Bu yazıları "Ömer Livaneli" adıyla yayınlıyordum. Politika'dakiler beni müzisyen olan Zülfü'nün kardeşi sanıyordu.

Gazete yöneticilerinden yazılarımı çok beğendiklerini belirten nazik mektuplar aldım. Daha çok yazmamı istiyorlardı. Böylece Politika'yı yönetenler bilmeden bana büyük bir iyilikte bulunmuşlar ve Türkiye'yle doğrudan bağımı kurmuşlardı.

Yılmaz Güney 1937–1984

Yönetmen · Senarist

“Bir şey oynamana gerek yok. Ben o rolü senin için yazdım.” — İzmit Cezaevi'nde, Sürü için.

Devamını oku

Bir gün Ali Özgentürk, İzmit Cezaevi'nde yatan Yılmaz Güney'in benimle görüşmek istediğini söyledi. Yılmaz'la hiç yüz yüze gelmemiştik. Hapisteki yönetmen bir senaryo yazmıştı. Bu konuyu Güney Filmcilik adına film yapmak için dost bir çevre kolları sıvamıştı. Kimse para almayacak ve büyük bir özveriyle ortaya bir film çıkaracaktı. Yılmaz'ın beni görmek istemesini de bu filmin müziğiyle ilişkilendiriyordum. Yanılmışım.

Bir sabah Ali Özgentürk, Mahmut Tali Öngören ve ben İzmit'e gittik. Yılmaz cezaevinde, müdür yardımcısının odasında karşıladı bizi. Çay ikram etti. Hapiste büyük saygı görüyordu. Bazı insanlardan garip bir enerji yayılır. Böyle kişilerin elini sıktığınız zaman olağan dışı bir enerji yoğunlaşmasının tuhaf ısısını hissedersiniz. Yılmaz Güney de bu kişilerden biriydi işte. Kıpırtısız, sakin oturduğu zaman bile, içinde gergin bir çelik yayın titreşmekte olduğunu duyuyordunuz. Bu yüzden herkese karşı her yerde alttan alıyor, kendini savunmaya gerek görmeyecek bir özgüvenin varlığını duyuruyordu. Doğulularda çok rastlanan bir tavırdı bu.

Yılmaz'la kırk yıllık dostlar gibi sohbet ettik. "Durumumu görüyorsunuz" dedi. "O kadar rahatım ki, istediğim an kaçabilirim buradan. Ama benim kadar tanınmış bir kişi Türkiye'de saklanamaz. Yurtdışına kaçmam gerekir. Bunu da yapmam, yurtdışında yaşayamam." Birkaç yıl sonra Fransa-İsviçre sınırında saklanmakta olduğu bir dağ köyünde buluştuğumuz zaman bu sözlerini hatırladım. Demek ki yurtdışında yaşayabilirdi. Daha sonra ölüm haberini aldığımda da kehaneti doğrulandı diye düşündüm. Gerçekten de yurtdışında yaşayamamıştı.

Yılmaz bana bir öneride bulunacağını söyledi. Sözünü kesip film için benim de elimden geleni yapacağımı ve müziği hiç merak etmemesini söyledim ama o, filmde oynamamı istiyordu. Öylesine şaşırdım ki, önce ne diyeceğimi bilemedim. Oyuncu değildim ve böyle bir öneriyi kabul etmeme de imkan yoktu. Oysa Yılmaz ısrar ediyor ve "Sen gene de bir düşün" diyordu. "Oyuncu değilim. Nasıl oynarım?" diyordum. "Bir şey oynamana gerek yok. Ben o rolü senin için yaz dım" diye üsteliyordu. Boynunu büküp bakıyordu sonra da.

"Gerçekten de biraz düşüneyim" dedim ve yanından ayrıldık. Dönüş yolunda çok fena olmuştum. Hapishanede bıraktığım bir dostun isteğini yerine getirmemek ve ona hayır demek du rumunda kalmıştım. Ama nasıl oynardım ki; mümkün değildi ama bunu Yılmaz'a nasıl kabul ettirecektik? Sanki ona bir kötülük yapmış gibi vicdan azabıyla kıvranıyordum. Günlerce düşündüm ve sonunda kendimce bir yol buldum. Yılmaz'a bir kez daha gidip yeni bir plak yaptığımı söyleyecek ve onun da bir türkü okumasını isteyecektim. Hapishaneye bir kayıt cihazı götürerek o buluştuğumuz odada bir kayıt yapabilirdim ama Yılmaz bu isteğimi nasıl olsa geri çevirecekti. Gerçekten de, "Ben türkücü değilim ki" dedi, "nasıl okurum? " İşte" dedim, "aynı şey benim için de söz konusu. Ben oyun cu değilim. Lütfen anla ... Çok zor durumda kaldım." Neyse ki fazla ısrar etmedi ve oyunculuk macerası böylece unutuldu.

Benim için yazdığı rolü de anlatmıştı. Filmdeki tren yolculuğunda bir ara iki jandarmanın tutukladığı bir ozana rastlayacaktık. Elinde sazı olacaktı ve trenden inerken devrimci türküler söyleyecek ve bütün treni ayağa kaldıracaktı. Filmde orkestra bölümlerinden ayrı olarak, yalın insan sesi kullanacaktım. Doğu gırtlağını becerebilen insanlar arıyordum. Çok geçmeden Türk müziği konservatuarında okuyan Ali'yi buldum. Doğulu'ydu ve stüdyoda söylediği "Hele vaye vaye vaye" nidaları filme ayrı bir tat vermişti.

O sıralarda Türkiye' de "Kürt" sö zünü ağza almak mümkün değildi. Çünkü böyle bir soy ve böyle bir dil bulunduğunu söyleyenler ağır hapis cezalarına çarptırılıyordu. Bu filmde ilk kez halka açık bir şekilde Kürt müziği ve Kürt gırtlağı duyuluyordu.

Sürü'nün ilk gösterimi Acar Film stüdyosunda yapıldı. Üç beş kişiydik. Yönetmen Zeki Ökten, yardımcısı Ali Özgentürk, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Fatoş Güney, Ülker ve ben ... Filmin sonu geldi, ışıklar yandı. Ortalığa derin bir sessizlik çöktü. Yaratıcılar gerek kendi yaptıkları işle ilgili konuşmama alışkanlığından, gerekse hapisteki Yılmaz Güney otoritesinden çekindikleri için sessizliği yeğliyorlar, filmle ilgili bir yorumda bulunmuyorlardı. "Bu bir başyapıt!" dedim. "Hem Türkiye'de hem dünyada büyük ilgi uyandıracak. Göreceksiniz." Bu cesaretli öngörü doğrulandı ve Sürü, en önemli filmlerden biri olarak Türk sinema tarihinde yerini aldı.

O yıl sinema ödüllerinin tümünü Sürü'ye emeği geçenler olarak bizler aldık. 1978 yılında Açık Hava Tiyatrosu'nda sinema yazarlarının verdiği "En İyi Film Müziği" ödülünü alkışlar arasında alırken, sürgün döneminin tümüyle bitmiş olduğunu düşünüyordum.

Sürü filminin müzik yaşamımda çok önemli bir yeri oldu. Sürü'yü hala, Türkiye'deki en belirgin sanatçı dayanışması olarak, büyük bir sevinçle anarım. Projenin gerisinde, hesapsız kitapsız bir dayanışma ve özveri ruhu vardı ve bu ruh filme geçti. Birbirini yemeyi ve küçük hesaplar içinde çırpınmayı bırakabilen bir sanatçı grubunun neler yapabileceğinin örneği verilmişti.

Ne yazık ki bir daha böyle bir dayanışmaya rastlanmadı.

Türkan Şoray 1945–

Sinema Sanatçısı

“Neden bir film yönetmiyorsunuz?” Bu öneri, yönetmenliğe adım atmama neden oldu.

Devamını oku

Türkiye'deki havanın iyice aleyhime döndüğü, kaset satışlarımın engellendiği dönemlerdi. Kamuoyu, yurttaşlıktan çıkarıldığıma inanmıştı. Böyle bir ortamda Türkiye'ye gitmek, büyük bir tehlikeyi göze almak olacaktı. O sırada Türkan Şoray, Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler romanını film yapmıştı. Hem başoyuncu hem de yönetmen olarak yer aldığı bu filme çok özeniyor, her şeyin birinci sınıf olmasını istiyordu. Bu nedenle filmin montajının Abidin Dino'nun denetiminde yapılmasını arzu etmekteydi. Ben de müziğini yapacaktım. Abidin Dino, Paris'ten Stockholm'e geldi. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı, filmin kameramanı Güneş Karabuda, yapımcısı Abdurrahman Keskiner ve Erhan Güner Stockholm'de bu luştuk, çalışmaya başladık. Günlerimiz bir montaj masası nın başında geçiyordu. Her sahneyi tartışıyor, değişik mon taj teknikleri deniyorduk. Bir süre son ra Türkan Şoray ilginç bir şey söyledi: "Neden bir film yönet miyorsunuz?"

Aslında bunu yıllardır düşünmekteydim. İlk film müziğim olan Otobüs'ten bu yana durmadan film kitapları okuyor, mercekler, özel efektler, montaj, karmaşık aks problemleriyle boğuşup duruyordum. Film yapımıyla ilgili teorik bilgim, neredeyse bir kitap yazacak kadar artmıştı.

Türkan Şoray'ın önerisi bir karar almama neden oldu. Evet, film yapacaktım. O güne kadar filmlerine müzik yaptığım yönetmenlerle hep çatışmıştık. Gerek Helma Sanders gibi yabancı yönetmenlerin, gerekse çalıştığım Türk yönetmenlerden bazılarının aşırı duygusallığa bir eğilimi vardı. Bazı sahneler bana çok melodramatik ve ağdalı geliyordu. Bu sahneleri müzikle daha da duygusal hale getirmek istiyorlardı. Oysa ben böyle "melo" sahneleri ters bir müzikle kırma ve yabancılaştırma eğilimindeydim. Bu noktada yönetmenlerle çatışma çıkıyordu. Türkan Şoray'la montaj ve müzik konusunda hiç çatışma dık. Son derece duyarlı bir insandı ve sanatçı sezgileri her zaman "alarm" durumundaydı. Bir gün birlikte film yapma ya söz verdik, aramızda güzel bir arkadaşlık başladı. Yılanı Öldürseler'in müziğini Stockholm'de Decibel Stüdyo' da kaydettik. Daha sonra bu müziğin ana motifini alıp sözler yaz dım ve Ada albümünde yayımlanan Gözlerin Bir Çığlık şarkısı ortaya çıktı. Yıllar sonra yönettiğim Şahmaran filminde de Türkan Şoray başrolü oynadı.

Türkan Şoray, çevresine aura yayan oyunculardan. Bu manyetik etki nedir, nasıl açıklanabilir diye çok düşündüm.ÇünküTürkan Şoray'ın varlığından yayılan bir çekim alanı, insanları dikkate, saygıya zorluyor ve sıradan, gündelik ilişkilerin ötesine çekiyordu.

Şahmaran'ın çekimleri ilerledikçe Türkan Şoray'ın kişiliğindeki naiv kırılganlığı farkettim. Çok kırılgan bir insandı ve her anı, bir duygu patlamasının öncesi gibi yaşıyordu. Bu kırılganlık öylesine derin bir şekilde yer etmişti ki içine, insanlarla ilişkilerinde kimseyi kendisine ve ününe saygı göstermeye zorlamıyor, hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi yaşıyordu. İşte bu tutum onu gerçek bir "star" yapıyor ve çevresinde içten gelen bir saygı halesi yaratıyordu.

Haklarını korumak derdinde değildi, bu yüzden hakkı teslim ediliyordu. Bütün bunlara bir de son derece gelişmiş bir iş disiplini, profesyonelliği ve sinema aşkını ekleyin. İşte Türkan Şoray'ı Türk sinema tarihinin en büyük starı yapan alaşım buydu. Dünya sinemasında da kadın oyuncular için en büyük özellik bu galiba: Marilyn Monroe da kırılgandı, Greta Garbo da Ingrid Bergman da... Siz bakmayın kavgacı feministlere, Dünya hala, gözleri bir anda doluveren, buğulu ve çabuk incinen kadınların peşinden gidiyor.

Sevgili dostum Türkan Şoray'la Şahmaran filminde buluşmak ve bir sanat yapıtı oluşturmaya çalışmak benim için büyük mutluluk oldu.

Güneş Karabuda 1930–2015

Belgeselci · Fotoğrafçı

İsveç'te ilk film müziğimi onun için yaptım; sonunda yerleşeceğim ülkeyi bulmuştum.

Devamını oku

İsveç'te İlhan Koman'ın teknesinde tanıştığım ilginç kişiler arasında Karabuda ailesi de vardı. Güneş Karabuda büyük bir içtenlikle, yerleşmemiz için gerekli her şeyi yapacaklarını söyleyip güven vermişti. Kızı Ayperi Karabuda, yedi dil konuşmasıyla ünlüydü, Türk çevrelerinin gözbebeğiydi. Karabudalar o sırada İsveç televizyonu için Yaşar Kemal'in Bebek öyküsünü filme alıyorlardı. İsveç'teki ilk aylarımda Güneş Karabuda benden bu film için bir jenerik müziği yapmamı istedi. Sonunda yerleşeceğim ülkeyi bulmuştum.

Epey uğraştım ama ortaya gerçekten de zevk li bir müzik çıktı. Çok kısaydı, sadece jenerikte duyuluyordu ama benim ilk film müziğimdi bu ve film müziğinden kazan dığım ilk paraydı. Bunu 35 film müziği daha izleyecekti. Bir süre sonra bir plak önerisi geldi. Oslo radyosunda yayımlanan programı duyan Belçika'daki Coodiff firması bir uzunçalar yapmamı istiyordu. Coodiff'i İnci ve Doğan Özgü den yönetmekteydi. Plağı İsveç'te kaydedecektim.

Stüdyoya girdim, gözümü kapattım ve kayda başladım, parçalar arka arkaya akıp gitti. Bir süre sonra her şeyin bittiğini fark ettim. Gözümü açtım. Ses geçirmez bölümde Ülker'in ağladığını gördüm. Biraz sonra yanıma geldi ve "Bugün yaptığın şey hiçbir zaman unutulmayacak!" dedi. Bu sözleri bir kehanet gibiydi. Plak Belçika'da Chants Revolutionnaires Turcs adıyla çıktı. Postayla bana da geldi. İmzalayıp eşe dos ta verdim, sonra aklımdan çıkıp gitti.

Bu arada Süleyman Demirel başkanlığındaki bakanlar kurulu plağın Türkiye'ye girişini yasaklamıştı. Aylar sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde işletme okuyan kardeşim Ferhat bizi ziyarete geldi. "Abi, Ankara'da bütün öğrenciler senin türkülerinle yürüyor!" dedi. İnanamadım, düş görüyorum sandım. Öleceğim aklıma gelirdi de bu gel mezdi. Ben plağın Belçika' da ve birkaç Avrupa ülkesinde çok az satılacağını ve unutulacağını düşünüyordum. Meğer Avru pa'daki Türk öğrencileri ve çalışanları, plağı kasetlere aktarıp Türkiye'ye götürmüşler, orada da herkes birbirinden çekmiş ve 12 Mart'a direnişin simgesine dönüşmüş. Bütün bunlar benim için öyle uzak hayallerdi ki inanamı yordum.

Stockholm'de kuyunun dibine atılmış bir taş gibi öylesine her şeyden uzak ve habersizdim ki, sesimin duyulmuş olduğuna bir türlü inanamıyordum.

İşte bu haber, hayatımda bir dönüm noktası oluşturdu.

Gencay Gürsoy 1939–2021

Nörolog · İnsan Hakları Savunucusu

Oslo'da kapısını çaldığımda, “Benim adım Gencay Gürsoy” dedi. İstanbul'dan onca uzakta bir yuvaya kavuşmuştum.

Devamını oku

İstanbul' dan ayrılmadan önce Onat Kutlar, Norveç'te oturan bir Türk dok torun adını ve adresini vermişti. Bana yardımcı olabileceği ni sanıyordu. Bir sabah vakti Oslo'ya indim. Bu şirin, küçük ve temiz kentte aradığım adresi bulmam zor olmadı. Saçları uçuk sa r ı, solgun yüzlü genç bir kadın açtı kapıyı. Kucağında bir ço cuk vardı. Türkiye'den geldiğimi söyledim, kendimi tanıttım. Hemen içeri buyur etti beni. Hep böyle bir mültecinin gelme sini beklermiş gibi bir hali vardı. Kocasının hastanede oldu ğunu söyleyerek ona telefon etti, biraz sonra geleceğini söy ledi. Kadının adı J ana'ydı, N orveçliydi. Kerem adını taşıyan küçük çocuk, meraklı siyah gözlerle süzüyordu beni. Biraz sonra dost gülümsemeli, yakışıklı bir doktor girdi içeri ve elimi sıkarak, "Hoş geldin!" dedi. "Benim adım Gencay Gürsoy."

İstanbul'dan onca uzakta bir yuvaya kavuşmuş gibi oldum. Birkaç saat sonra Gencay, karısı ve çocuğu, sanki yıllardır tanıdığım insanlar olmuşlardı. Öylesine dost, iyi niyetli ve sıcak insanlardı ki, o zor günlerimde bana gös terdikleri dostluğun farkında bile değillerdi.

Birkaç gün sonra Gencay'la birlikte gazeteci Olof Storvik'i aradık. Olof hem şaşırmış, hem se vinmişti. Ankara'da ona çaldığım birkaç ağıtı hatırlayarak, "Hadi bir radyo programı yapalım" dedi. Böylece Avrupa' da ilk kez bir radyonun stüdyosunda kayıt yaptım. Çaldığım parçaların açıklamalarının da yer aldığı program beğenildi ve birkaç kez tekrarlandı.

İşte bu yayınlardan birinin kaydını duyan Özgüdenlerin Coodiff firması birkaç ay sonra, Avrupa'daki müzik yaşamımı başlatacak öneriyi yapacaktı. Bu kayıt, Oslo radyosunun 90'larda çıkardığı ve radyo tarihin den seçme yayınları içeren albümde de yer aldı.

Gencay, İsveç'in politik mülteci hakları bakımından daha rahat olduğunu ve oraya başvurmanın daha doğru olaca ğını söylüyordu. Stockholm'de gitmem gereken kişi ise İlhan Koman'dı.

dost:mikis-theodorakis

Mikis Theodorakis 1925–2021

Besteci

Dostum Mikis, söyle, kimiz biz? — 1983'te başlayan ve ölümüne dek süren dostluğumuz iki albüm, onlarca konser ve barış kampanyasıyla zenginleşti.

Devamını oku

Yunanistan’da söylendiği gibi; Mikis Theodorakis; Ritsos, Elitis, Seferis, Hacıdakis gibi büyük Yunan neslinin son temsilcisiydi. Bundan söz ettiğimizde muzip bir gülümsemeyle “Kapıyı kapatmak bana kaldı” demişti

Yıllar önce, Efes Antik Tiyatro’nun görkemli atmosferinde Mikis Theodorakis ve Manos Hacıdakis’le ortak bir konser verirken, provalar sırasında Theodorakis’in çok heyecanlandığına tanık olmuştum.

1983’te başlayan ve ölümüne kadar süren dostluğumuz; iki albümle, Türkiye, Yunanistan ve Avrupa’da onlarca konserle, barış kampanyalarıyla, yemeklerle, şakalarla, dertleşmelerle, mavi yolculuklarla zenginleşti

Bir ziyaretimde Mikis bana ‘’Kemal Atatürk için film yapmışsın, bana niye göstermedin.  Ben onu çok severim’’ dedi. ‘’Tamam, göndereyim’’ dedim. ‘’Nereden duydun?’’ ‘’Erdoğan söyledi’’ dedi. Çünkü Başbakan Papandreu, Yunanistan’a resmi ziyarette bulunan Erdoğan’ı da Theodorakis’in evine götürmüştü.

Mikis Theodorakis bir ara Yeni Demokrasi Partisi’nden milletvekilliği ve bakanlık yapmış ama kısa süre içinde çok sıkılmış, istifa etmişti. Daha sonra Başbakan Kostas Karamanlis, Theodorakis’e Cumhurbaşkanlığı önerisi götürdü. Başbakan’ın sunduğu bu teklifin altında, Theodorakis’in Yunanistan’da sağcı solcu gözetmeden herkes tarafından kabul edilen anıtsal kimliği yatıyordu. Theodorakis bu öneriye şöyle yanıt verdi:  “Siyasette uzlaşma vardır. Bir siyasinin uzlaşma arayışını anlarım. Ama sanatçının tavrı nettir, net olmalıdır. Sanatçı için ya evet vardır, ya da hayır. Bu teklifi kabul edebilirim ama sanatçı olarak bir şartım var. Eğer bir gün George W. Bush Yunanistan’ı resmen ziyaret ederse ben onu karşılamam, onunla görüşmem ve o adamın elini sıkmam.” Aynı fikirleri, Alfa televizyonuna verdiği mülakatta da tekrarladı. Bu kesin tavır üzerine Karamanlis, önerisini geri çekmek zorunda kaldı.

Zorba film müziği dünyanın en çok dinlenen parçalarından biri oldu, bizim sirto dediğimiz ‘’sirtaki’’ dansını dünya halklarına tanıttı. Barselona Olimpiyatları onun müziğiyle açıldı. En büyük orkestralar eserlerini icra etti. Bir bestecinin ulaşabileceği en üst mertebeye geldi. Fidel Castro bu has dostuna her yıl puro gönderirdi. Shirley Bassey’den Beatles’a, Edith Piaf’a müziğini söylemeyen kalmadı. Bütün bunlara rağmen onun gözünde Türkiye’nin yeri başkaydı. İki halkın dost olması, barış ve refah içinde Ege’nin ve hayatın tadını çıkarması en büyük dileğiydi.

Mikis doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıydı. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getiriyordu. Mikis'in bu tavrına büyük ünü de eklenince seveninin çok az olduğu kolayca tahmin edilebilir. Yunan aydınlarıyla konuşurken Mikis adı geçtiğinde, bana çok anlamsız gelen hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılaşırsınız. Onlar Mikis'i anlayamazlar çünkü kumaşları ayrıdır. Mikis daha büyük düşüncelerin, daha yürekten heyecanların ve başka bir çapın adamıdır. Onun davranışlarını gündelik hesap kitap mantığı içinde ölçüp biçemezsiniz. Yani "Bir kartal gibi onu gökyüzünde uçuran kanatları o kadar büyüktür ki, yürürken engel oluşturur." Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi ben Mikis'i çok severim. Geceler boyu dertleşmişizdir.

Güneş Topla Benim için plağıının Altın Plak töreni için The Marmara'da düzenlenen toplantı çok kalabalıktı. İstanbul aydınlarının çoğu Mikis'le tanışmaya gelmişti. Altın plaklarımızı Yaşar Kemal verdi (Daha sonra Akropol' deki evinin çatısındaki çalışma odasında bu plağı en görünür yere, Castro'yla çektirdiği resmin yanına asmış olduğunu gördüm). O günün akşamı bir kutlama yaptık, Türkiye ile Yunanistan arasında bir dostluk derneği oluşturma fikrini konuştuk. Bu yeni düşünce ikimizi de heyecanlandırmıştı. Hemen kolları sıvayıp iki ülkede de birer dostluk derneği oluşturduk.

Türkiye'deki komiteye Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Demirtaş Ceyhun, Zeynep Oral, Ersin Salman, Oğuz Aral, Bülent Tanla ve daha birçok arkadaşımız katılmıştı. Profesör Ekrem Akurgal, derneğe başkanlık ediyordu. Atina'da da bu çapta bir komite oluşmuştu. Bu komiteler uzun süre yararlı işler yaptı. İki ülkedeki yöneticileri ziyaret edip Türk-Yunan yakınlaşmasını sağlama ya çalıştık. Başbakan Turgut Özal'la yaptığımız iki buçuk saatlik görüşme Mikis'i çok memnun etmişti.

Mikis Thedorakis'le dostluğumuz ve birlikte yaptığımız çalışmalar öyle uzun yıllara dayanıyor ki, bunların hepsini hatırlamak ve yazmak zor. Yine de bazı olaylar sivriliyor, yüzeye çıkarak kendini hatırlatıyor. Bunların birinde büyük besteci Manos Hacıdakis, Mikis Thedorakis'le verdiğimiz Efes Antik Tiyatro konseri var mesela. Manos Hacıdakis bu konserden kısa bir süre sonra öldü. Konseri Star televizyonu naklen yayımlamıştı, kayıtlarını bulmak istedim ama ne yazık ki bantın üstüne başka bir şeyler kaydetmişler.

1997'de Mikis'le bir Avrupa turnesine çıktık. Bunun şerefine dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, devlet konukevinde bir parti verdi. Turnenin ilk konseri Berlin'dey di. Bu şehirde provaları yaparken Mikis giderek halsizleşti ve bir gün ağzından kan geldi. Bunun üzerine hastaneye götürdük. Alman doktorlar turneye kesinlikle izin vermeye ceklerini bildirdiler. Mikis Berlin konserinde sahneye çıkmakta ısrar ediyor ve bunun son konseri olacağını belirtiyordu. Sonunda Alman, Yunan ve Türk müzisyenlerden oluşan müthiş orkestramız eşliğinde sahneye çıktık. Almanların ünlü Deutsche Oper korosu da bize eşlik ediyordu. Olağanüstü bir konser oldu. Ezici çoğunluğu Almanlardan oluşan dinleyici bu işbirliğini ayak ta alkışlıyordu. İyi ki bu konser Alman Tropical şirketi tara fı ndan kaydedildi ve bir albüm haline getirildi. Yoksa kaybo lup gidecekti. Mikis Thedorakis'in son konserini bir Türk arkadaşıy la birlikte vermesi Alman basınının çok ilgisini çekti. Anılarım arasında Berlin konseri, en özel duygularla hatırladıklarımdan birisidir.

Daha sonra birçok kez bir araya geldik. Bunların en önemlisi kuşkusuz onun 80. yaş gününü Çeşme ve Sakız adasında kutladığımız konserlerdi. 63 yaşında olduğuna hayret eden Mikis 80 yaşında, hasta, halsiz bir adam haline gelmişti. Çeşme ve Sakız'da izleyici olarak katıldığı konserler, onu çok mutlu etti. Sakız Adası'nda yapılan "Mikis Thedorakis Açık Hava Tiyatrosu"nu birlikte açtık. Sonra bana, onun adına konulan ilk ödülü verdiler.

Kimiz Biz (Mikis Theodorakis'e)

(Mikis Theodorakis'e)

Girit’te dağılan saçlarınıEfes’te toplayanokyanus gibi kabarıpOlimpos gibi patlayan

Dostum Mikissöyle, kimiz biz?Savaş, ölüm, açlıksürgün, hapis derken,tesbih tanesi günlerimizdenvahşi bir çavlan gibi dökülen

Dostum Mikis,anlat, kimiz biz?Sözlerin anlamını korumaya adanmış ömürlerden,ve reçine kokusundan mersinlerinyanık türküler çıkaranDostum mikis,peki kimiz biz?Neydi mesleğimiz?mesela tuz basmak mıaşk ve ölüm yaralarına?ya da yakamozlanan denize (Egeye??) dalıpinciler çıkarmak mı

yavuklunun nazlı boynuna?Dostum Mikis,söyle bana,Ege’nin iki yakasında

iki ayrı halkkimiz biz,sahi kimiz biz?

dost:maria-farantouri

Maria Farantouri 1947–

Şarkıcı

Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'ı dinleyip benimle çalışmak istemişti; yıllarca sürecek bir işbirliğinin temelleri böyle atıldı.

Devamını oku

Müzik yaşamımdaki önemli olaylardan biri, Maria Farandouri'nin benden besteler istemesiydi. Atina'da bir dostunun evinde Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz plağını dinleyen Maria Farandouri, iki şarkımı konser repertuarına alıyor ve ilk olarak Berlin konserinde söylüyordu. Daha sonra, hiç tanımadığım bu büyük şarkıcı, benimle çalışmak istediğini belirtiyordu. Nazım Hikmet' ten bestem olup olmadığını soruyordu. Uzun zamandır Nazım'dan besteler yapmak istiyordum. Müthiş bir coşkuyla Nazım şiirleri üzerinde çalışmaya koyuldum.

Bir gece sabaha kadar melodilerle boğuştum. Yatakta oradan oraya attım kendimi, gözümü kırpmadım. Sabah kalkar kalkmaz sazı aldım, birkaç kez kendi kendime araştırdım. Karlı kayın Ormanı böyle çıktı ortaya. Sabah Ülker'e çaldım. Bitirince "Gerçekten çok güzel" dedi. Gerisi çorap söküğü gibi geldi ve her yaptığım şarkıyı Maria Farandouri'ye gönderdim. Ben de Nazım Türküsü adını vereceğim uzunçalar için şarkı biriktiriyordum.

Stockholm yıllarında uzaktan tanıştığımız ve hiç yüz yüze gelmediğimiz Maria Farandouri'yle 1979'da Almanya' da kar şılaştık. Essen kentine yolum düşmüştü. Bütün duvarların bir konser afişiyle kaplı olduğunu gördüm. Maria Farando uri, Juliette Greco ve Miriam Makeba ortak bir konser veri yorlardı. Grugahalle denilen on bin kişilik salonda daha önce ben de konserlere katılmıştım. Soyunma odalarının bulunduğu bölüme gittim, adımı söyledim ve Farandouri'ye iletmelerini istedim. Biraz sonra Maria'nın odasında konuşuyorduk. Büyük bir heyecanla, "Demek ki Livaneli sizsiniz!" diyordu. O konuşmanın ne kadar önemli olduğu daha sonraki yıl larda ortaya çıktı. Yıllarca sürecek bir işbirliğinin ve dost luğun sağlam temelleri atılıyordu.

Maria bir süre sonra İstanbul'a geleceğini söyledi. İstanbul'da buluşmayı kararlaştırdık. Bir iki ay sonra geldiğinde birlikte yemekler yedik, bütün grubunu bizim eve davet ettik ve Şan Tiyatrosu'ndaki konserde benim parçaları birlikte söyledik. Sahnedeki birliktelik seyircinin çok hoşuna gitmişti. Maria da Türkiye'den çok memnun ayrıldı ve hemen arkasından da beni arayarak Atina'ya davet etti. Vereceği iki konsere konuk sanatçı olarak katılmam, Yunan seyircisiyle tanışmak bakımından çok önemliydi. Kabul ettim ve Atina'ya gittim.

Akropol'ün karşısındaki Likavitos adlı tepede beş bin kişi alabilen bir tiyatro vardır. Konserleri o tiyatroda verecektik. Tıklım tıklım dolu tiyatroda konser başladı ve bir süre sonra Maria Farandouri bir konuşma yaparak beni çağırdı. Ortalık alkıştan inliyordu. Sıcak bir Atina gecesinde şarkılarımı söylemeye başladım. Sesimin yükseldiği gökyüzü yabancı değildi, heyecanlı bir deney yaşadığımın bilincindeydim. İlk şarkı bittiğinde birdenbire patlayan alkışlar ve seyircinin müthiş ilgisi, bir dostluk zaferi kazandığımızı gösteriyordu. Konserden sonra insanlar soyunma odama hücum etti. Herkes "Turco"yu görmek istiyordu. Maria çok sevinçliydi. Atina'nın en güzel tavernalarına gidiyor ve heyecanla geleceği planlıyorduk.

Türkiye'de ise kasetlerim, plaklarım satılamıyordu, TRT'de yasaklıydım. Oysa Yunanistan'da verdiğim konserler ve Maria Farandouri'yle yaptığımız televizyon programları beni iyiden iyiye tanıtmıştı. Sık sık Yunanistan'a gidiyor, böylece Stockholm'ün uzun ve sevimsiz kışını, Akdeniz sıcaklığı ve dostlarla birlikte içilen uzolarla bö lüyorduk. Bu gidişlerimizde Maria'nın Ekali semtindeki beyaz villasında kalıyorduk. Villanın bahçesinde bir yüzme havuzu vardı. Sıcak günlerde havuzda yüzüyorduk. Avrupan'nın ve Yunan sanat dünyasının en önemli isimleri geliyordu buraya. Çok önemli ismilerle arkadaş olmuştuk.

Bu arada önemli bir gelişme oldu ve Yunanistan'ın en büyük plak şirketi olan Minos, Maria ile bana ortak bir plak yapma önerisi getirdi, böyle bir plağın hem Yunanistan' da hem de Batı Avrupa'da büyük ilgi göreceği kanısındalardı. Bu sevindirici öneri üzerine kolları sıvadık ve çalışmaya başladık. Maria şarkılarımı Yunanca söyleyecekti. Aradan uzun bir süre geçti, çeviriler tamamlandı. Atina'daki Polysound stüdyosunda günlerimiz ayrıldı. Plakta ilginç ve akustik bir ses yapısı yakalamak istiyordum. Hiç elektronik alet kullanmayacaktık. Bir ay sonunda orkestra kayıtlarını bitirmiştik. Sıra şarkı ları okumaya gelmişti. Maria solist olarak plağın büyük bir bölümünü okuyacaktı. Böylece en sevdiğim biçim ortaya çıkıyordu. Çünkü kendimi hiçbir zaman şarkıcı olarak algılamamıştım. Kendi şarkılarını seslendiren bir besteciydim ben.

Böylece Avrupa'da büyük beğeni kazanan " Maria Farandouri Livaneli'den Söylüyor". Plağı ortaya çıktı. Maria'nın bir şarkıyı Türkçe söylemesini istiyordum. Bu amaçla ona Karlı Kayın Orm anı' nı öğretmeye koyuldum. Maria Türkçe'ye özgü bazı seslerde güçlük çekti ama müzikal bir kulağı olduğu için üstesinden geldi. Plak çıkar çıkmaz Yunanistan'da çok büyük bir ses getirdi.

Manos Loizos 1937–1982

Yunan Besteci

Kardeşin Duymaz'ı çaldığımda, “Bu parçayı benim bestelemiş olmam gerekirdi!” dedi.

Devamını oku

Yunanlı sanatçılarla dostluk ve işbirliği yıllarca sürüp git ti. Bizde de ünlü olan, Olmasa Mektubun ve Telli Telli diye çevrilen şarkıların bestecisi Manos Loizos da çok yakın dostumdu. Atina'da ona bir gün yeni yaptığım Kardeşin Duymaz Eloğlu Duyar adlı parçayı çalmıştım. Birdenbire heyecanlandı ve ne dedi biliyor musunuz: "Bu parçayı benim bestelemiş olmam gerekirdi!" "O zaman sen de bana Telli Telli'yi ver, değişelim" dedim. Bu müthiş şarkı yazarı dost Moskova'da bir beyin ameliyatında öldü.

Haris Aleksiyu 1950–

Yunan Şarkıcı

Leylim Ley'i müthiş söylüyordu; ona Sezen Aksu'dan söz ettim, sonra ikisi bir araya geldi.

Devamını oku

Haris Aleksiyu ile de yakın bir arkadaşlığımız vardı. Mayorka Adası'nda katedralin önündeki gölette yüzen bir sahne üzerinde konser vermiştik. Leylim Ley'i müthiş söylüyordu. Ona Sezen Aksu'dan söz etmiş, albümlerini çalmış ve ikisinin ne kadar benzediğini anlatmıştım. Sonra bu iki yorumcunun bir araya gelmesi beni çok sevindirdi. İstanbul Açık Ha va Tiyatrosu'nda verdikleri ortak konserde, sahne arkasında bu anıyı paylaştık.

Zülfü Livaneli ve Joan Baez

Joan Baez 1941–

Folk Şarkıcı · Aktivist

“Joan şarkı söylerken yaşar, yaşarken şarkı söyler.” İlk kez Hamburg'da 30.000 kişilik barış konserinde sahneyi paylaştık.

Devamını oku

"Joan Baez, özü ve sözü bir olan şarkıcıların başında gelir. Joan şarkı söylerken yaşar ve yaşarken şarkı söyler. Onun için sahneye çıkmak, hayatının doğal sayfalarından birini daha kolayca açıvermektir. "

Joan Baez'le ilk sahneye çıkışımız Hamburg'da oldu. St. Pauli stadyumunu dolduran 30.000 kişiye verilen barış konserinin sahne konukları arasındaydık. Daha sonra dostluk, Türkiye' de Boğaziçi'nin yakamozlu sularında ve Efes'in antik görkeminde pekişti. Bu dostlukta en büyük pay, Joan'ın yakın dostu Zeynep Oral'a aittir.

Onu şarkılara çalıştırırken fark ettim ki Joan müziği notayla, teoriyle değil sadece yüreğiyle yapıyor. İnsanlığa hala dostluktan, barıştan, özgürlükten söz ediyor. Şarkı söylemek için yaratılmış olan sesiyle bizleri büyülüyor. Bob Dylan'la birlikte yarattıkları müzik kültürü kuşakları etkiledi. Bugün birçok Amerikan romanında Joan Baez adı nın geçmesi rastlantı değil. Çünkü o, Amerika'nın ve dünya nın bir dönemini simgeliyor.

Cengiz Aytmatov 1928–2008

Yazar

“Bir kültür milliyetçisiydi Aytmatov.” İki milyon dizelik Manas Destanı'nın çocuğu; bir Asya kartalı gibi doğal bir yetenekle yazardı.

Devamını oku

Cengiz Aytmatov dimdik duruşu, rüzgarda dağılan kır saçlarıyla bir yazardan çok, romanlarında anlattığı Kırgız dağlarının yiğit bilgelerini andırıyordu. Toprak Ana, Cemile, Kopar Zincirlerini Gülsarı kitaplarının yazarı, ülkesinde bir yarı-tanrı gibiydi. Onca sevilmek ve sayılmak yaşamında çok az sanatçının tattığı bir duygudur.

Cengiz Aytmatov dünyanın en büyük yazarlarından biri olduysa sebebi var. Çünkü o, iki milyon dizelik Manas Destanı’nın çocuğuydu. Alatav Dağları’nın karları gibi, gökyüzünde süzülen bir Asya kartalı gibi, Issık Göl’ün mavi suları gibi doğal bir yetenekle yazıyordu. Hiçbir süslemeye ve edebiyat numarasına başvurmadan yazdığı eserleri, bir halk türküsü gibi dünya insanlarını yüreğinden yakalıyordu.

Bir kültür milliyetçisiydi Aytmatov. Diline, yöresine, kültürüne delicesine bağlıydı. Aynı zamanda dünyamızla ilgili kaygılar duyan sorumlu bir yazardı ve bu yüzden politikayla yakından ilgileniyordu ama Sovyetler Birliği çöktükten sonra Kırgızistan Cumhurbaşkanı olması yönündeki öneriyi geri çevirmişti. Çünkü gündelik politika değildi ilgisini çeken. Halkının manevi cumhurbaşkanı olmak da ona yetiyordu. Bu dünyada en çok sevdiği, en çok değer verdiği yazar Yaşar Kemal’di.

Ne mutlu bana ki onun evrenini bir parça da olsa paylaşma olanağı bulabildim, bilgeliğinin ve dostluğunun tadına varabildim.

“Cengiz Aytmatov bir kültür milliyetçisiydi!” Bu tanımı o kadar önemsiyorum ki tekrar tekrar vurgulamak istiyorum. Aytmatov kelimenin dar anlamında bir “milliyetçi” olsa, sadece Kırgızistan’a kısılır kalırdı.

Oysa o şunu söyleyebiliyordu: “Ey insanlar, dağların, denizlerin ardında yaşayan insanlar! Neden savaşıyorsunuz? Toprak mı istiyorsunuz? Hepinizin anasıyım ben. Ve sizler benim önümde eşitsiniz. Kavgalarınızı değil, çalışmalarınızı, dostluğunuzu istiyorum ben.” Bütün insanlığa seslenen bir yazar olduğu için sesi her yerde yankılandı. Ama bu politik tavra rağmen, bir “kültür milliyetçisi” idi o.

İnsan kitlelerinin iki büyük kutsalı var: Din ve milliyetçilik! Bu duygular bütün insanlarda ortak olduğu için, istismara, çarpıtmaya, kötüye kullanmaya da çok elverişli. Cengiz Aytmatov bu iki tuzağa da düşmeyen, dünya insanlarının tümünü seven bir büyük yürekti ama ana diline, kök kültürüne, masallarına, destanlarına da son derece bağlıydı. Ömrü boyunca içinde yetiştiği Kırgız ovalarının, dağlarının kadim kültürünü yüceltmeye çalıştı. Aynen Türkçeyi dünyaya taşıyan Nâzım Hikmet gibi, Yaşar Kemal gibi.

İşte kültür milliyetçiliği derken bunu kastediyorum ve bu anlamıyla hepimiz kendi kültürümüzün ve ana dilimizin milliyetçisiyiz. Düşmanlığın değil dostluğun dilini konuşuyoruz. Aytmatov sürekli olarak kök kültürünü yüceltti, onu yetiştiren topraklara borcunu ödemeye çalıştı ve böylece evrensel insan kardeşliğine unutulmayacak katkılarda bulundu. Yerin uçmak olsun Cengiz Aga.

dost:elia-kazan

Elia Kazan 1909–2003

Yönetmen · Yazar

“Aramızdaki tek Osmanlı sensin!” 1909'da Kadıköy'de doğan Elia, öfkeyle ayakta kalan bir Anadolulu'ydu.

Devamını oku

İstanbul'da çok ünlenmiş bir göz doktoru vardı. Randevu alabilmek için aylarca beklemek gerekiyor diye duymuştuk. İstanbul savcısı bize yardımcı oldu, doktoru görmeye gittik. Adı Emil Tahinci'ydi. Diğer göz doktorlarının tavsiye ettiği Avrupa' da tedavi fikrinin yanlış olduğunu söyledi bize. Göz dibindeki yaralar iyileşse bile iz kalacaktı ve o gözün bir daha tam olarak görmesi imkansızdı. Hüküm Emil Tahinci tarafından yüzüme okundu: Bir gözüm gitmişti artık. Bu düşünceye kendimi alıştırmalıydım.

Yıllar sonra Elia Kazan'la mavi yolculuk yaparken İstanbul'daki akrabalarından konuşuyorduk. Göz doktoru olan dayısından söz etti. Adı Emil Tahinci'ydi. Dayısıyla nasıl tanıştığımızı ve yaşamımdaki önemli yerini anlattım, olayla birlikte. "Hiç şaşırmadım" dedi. "Tanıdığım bütün sanatçıların normal olmayan bir tarafı var." Sanatçıların, dünya üzerinde bir nevrotikler kulübünün üyeleri olduğuna Elia da inanmaktaydı.

Bu çalkantılı hayatta geriye doğru baktığımda, çoğu zaman dostluklar sayesinde direnebildiğimi düşünüyorum. Şansım oldu; 20. yüzyılın birçok büyük sanatçısını tanıma, onlarla dostluk kurma, deneyimleriyle ve fikirleriyle zenginleşme fırsatı buldum ama ne yazık ki, aramızdaki yaş farklarından ötürü bu dostların birçoğuna veda etmek zorunda kaldım. Bunlardan biri de Elia Kazan'dı.

Hayatımda çok önemli bir rol oynamış bu büyük dostumu anmak için New York'a uzanayım: Manhattan trafiği tıkanmış. Hızla yürüyen telaşlı insanlar arasında 95. Doğu Sokağı'na gidiyorum. Sokağın girişindeki evlerden biri, üç katlı bir konak görünümünde: Gri, küçük bahçeli bir ev. Kapıyı sekreter Eileen açıyor, "Nerede olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz" diyor. Merdivenlere yöneliyorum. Çünkü üst kattan, bütün evi çınlatan işveli bir klarnet müziği yayılmakta. Manhattan atmosferinden çok Kumkapı'da Kör Agop'un meyhanesini hatırlatan bir müzik bu. En üst kata yaklaştıkça yoğunlaşıyor, artıyor ve bir kapının önünde çok yüksek volüme ulaşıyor. Kapıyı açıp giriyorum. Gördüğüm manzara şu: Bütün duvarları, bir santim yer bırakmamacasına fotoğraflarla doldurulmuş bir oda. Orta da antika bir çalışma masası duruyor. Üzerinde eski bir Remington daktilo var. Köşedeki divanın üzerine yaşlı bir adam uzanmış. Sırtüstü yatıyor, elleri başının altında kenetli, göz leri kapalı. .. Müzik setinden yayılan Kandıralı klarnetini dinliyor. Istanbul'da ona hediye etmiş olduğum kasetlerden biri bu. Kapının açılmış olması onu hiç etkilemiyor. Gözleri kapalı durumda yatmayı sürdürüyor. "Ya uyuyor" diye düşünüyorum, "ya da sekreteri Eileen geldi sanıyor." Onu uyandırmak istemiyorum. Duvardaki resimlere bakıyorum. Zengin bir ömrün sararmış anıları bunlar. Bizi yüz yıllarca uğraştırmış olan Doğu ve Batı ikileminin bu duvarda grotesk bir kolaja dönüştüğünü duyumsuyorum.

Çoğu imzalı olan fotoğrafların bazılarında yaşlı adam genç haliyle ve çeşitli sanatçılarla birlikte görülüyor. Kimiyle sarmaş dolaş, kimiyle tam asker pozu verilmiş ... Duvardan, genç ve hep genç kalacak haliyle Marilyn Monroe gülümsüyor bize. Koca Tennesee Williams hüzünlü bıyığının arkasın dan bizi süzüyor. Yanındaki fotoğrafta Develi Belediye Başkanı Kavuncu. Biraz ötede Marlon Brando, Nathalie Wood, James Dean ... Derken, kasketli Anadolu köylüleri ve "föter li" kasabalılar.

Bu duvarlar, karmaşık Anadolu ruhunun derin bir belgeseli niteliğinde. Gauguin nasıl iç fırtınalarını Tahiti'deki bir evin duvarına nakşettiyse, Manhattan 95. Doğu Sokağı'ndaki evinde diva nın üstünde uyuklayan yaşlı adam da Anadolu ruhunun saplantılı mozaiğini işlemiş duvarına. Derken yaşlı adam gözlerini aralıyor. Bir açık deniz balıkçısını andıran kırışık yüzü aydınlanıyor hemen ve yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa fırlıyor. Anadolu usulü sarılıp birbirimizin yanaklarını öpüyoruz. "Hoş geldin" diyor, "Frances seni görünce çok sevinecek." Ve hemen telefona sarılıyor. Her zaman böyle aceleci olduğunu düşünüyorum. Daha ilk cümlede işin kalbine dalar ve hayatı örgütler. Hemen akşam yemeğini organize ediyorlar. Elia ancak bu organizasyondan sonra rahat ediyor ve ordan burdan konuşmaya başlıyoruz. Kendisinin de küçük bir rol oynadığı filmimi soruyor. Üzgün olduğumu söylüyorum. Çünkü Paris'te beni otelden arayarak filmi Cannes Festivali'ne davet eden yönetici Gilles Jacob'un, son anda fil mi yarışmaya koymadığını anlatıyorum. ''Yönetmenlerin 15 günü" bölümünde gösterilecek. "Sakın üzülme" diyor. "Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öf ke beni ayakta tuttu."

Öfkeyle ayakta kalan bu Anadolulu'nun başına büyük felaketler gelmişti. Katlanılmaz acılardan geçen bir adamdı. İstanbul' da Kadıköy'de başlayan yaşam, New York'ta müflis bir babanın çelimsiz göçmen oğlu olarak sürmüş ve o, bu ka dar başarısızlığa programlanmış hayattan, yüzyılımızın en büyük sinema zaferini çıkarmıştı. O kadar büyük zaferler kazanmıştı ki, artık başarıya değil doğrudan doğruya hayatın kendisine bakıyordu.

Birkaç yazı Elia, Frances, Ülker ve ben teknede geçirmiştik. Göcek koylarının tadını çıkarıyor, uzun uzun konuşuyor ve akşamları da Ege zeytinyağlılarına eşlik eden beyaz şarapla soluk bir fenerin ışığında sohbet ediyorduk. Elia ile ben, güverteye serdiğimiz uyku tulumlarında yatıyorduk. Böyle gecelerde çoğunlukla başımızın üstündeki yıldızlı göğü seyrederek Elia'nın anılarını dinliyordum.

Hayatına çok kadın girmişti. İlk sevgilisi Marilyn Monroe'yu ve ilk karısı Molly'yi hiç unutamıyordu. "Ölümünün üstünden bunca yıl geçti ama ben hala Molly'yle konuşuyorum. Önemli kararları hep ona danışıyorum" diyordu. Onun anlattığı Marilyn Monroe sıradan, iyi kalpli, pırıl pırıl bir kızdı.

Şimdiki karısı Frances'le aralarında neredeyse kırk yıla yaklaşan bir yaş farkı vardı. "Biraz delidir ama iyi kızdır" di yordu onun için.

Kadıköy'de bir gün sokak sokak gezip bir açık hava kahvehanesi aradığımızı hatırlıyorum. Dedesi onun elinden tutar, o kahveye götürürmüş. Akşama kadar aradık ve kahveyi bulduk. Belki de aynı kahve değildi. Belki de çocuk Elia'nın hayalindeki şark kahvesini bulamamıştık ama Elia mutluydu. Çünkü anıları ve geçmişi, Anadolulu kimliğini bir kez daha doğrulamıştı. Bir ara bu sevgili dost büyük bir acıyla sarsıldı: Oğlu kansere yakalandı ve öldü. Haberi veren Frances'in sesi titriyordu telefonda ve "Elia çok kötü!" diyordu, "bir mektup yaz ona." Hemen oturup bir mektup yazdım ve İngilizce mektubun başına Türkçe "Kara Haber" deyimini yerleştirdim. Elia cevabında bu Türkçe deyimi aynen kullanıyordu ve mektuptan anlıyordunuz ki onun içini kanatmış olan evlat acısını ancak bu iki Türkçe kelime anlatabiliyordu. Çünkü o bir Anadolulu'ydu. Ruhunun derinliklerindeki en büyük sevinçleri ve en büyük acıları böyle bir kimlikle yaşıyordu. Yıllar sonra onu annesinin köyüne götürdüğüm zaman daha derinden kavradım bunu.

Resimdeki köy çok güzeldi, annesi geniş kenarlıklı bir şapka ve çok şık bir elbiseyle köydeki evlerinin verandasında görünüyordu. Bir gün New York'ta yürürken kendisini oraya götürmemi istedi. Bu konuşmadan birkaç hafta sonra İstanbul'a geldi, üç gün bizim evde birlik te kaldık, dördüncü gün Kayseri uçağındaydık. İlk akşam Kayseri' deki bir otelde kaldık, akşam rakı içtik. Ertesi gün, bulutlu gökyüzünün her şeyi bulanıklaştırdığı sisli havada Germir'e girerken, tipik bir Anadolu köyü bulaca ğımı sanıyordum ama çok geçmeden yanıldığım ortaya çıktı.

Garip bir yerdi burası. Köyden çok, kayalar arasına kurulmuş bir Roma kalıntısını andırıyordu. Yunan tarzı taş evlerin arkasında büyük kiliseler göze çarpıyordu: Görkemli yapılardı hepsi de ama ne yazık ki çökmek üzereydiler.

Beyaz sakallı muhtar, Elia'yı görür görmez, para verip bir sağlık ocağı yaptırmasını istedi. Biraz sonra köylü kadın lar, bir fırın yaptırmasını dilediler ondan. Her gelen, "zengin Amerikalı" dan bir şeyler koparmak niyetindeydi.

Hiç kimse Elia'nın içine gömüldüğü yoğun hüznün farkında değildi. Sonunda Elia'nın anne evinin kalıntılarını bulabildik. Yapı çökmüştü, çamurlar içinde birkaç duvar kalmıştı sadece. O anda Elia'nın yüzündeki büyük acı ifadesi, neredeyse elle tutulur hale geldi. Bütün hayalleri yıkılmıştı. Kayseri'de karşılaştığımız yaşlı bir bey, bir zamanlar Germir'in büyük bir yerleşim merkezi olduğunu doğruluyor du. Babasının anlattığına göre eski Gerınir'de yedi tane fes atölyesi varmış, yoğun nüfusa ancak yetişebiliyorlarınış. Bakımlı üç katlı evlerin avlularında fıskiyeli havuzlar ve nadide çiçekler bulunurmuş. Ermenilerin ve Rumların zorunlu göçü sonrasında ise ekonomi çökmüş ve bugünkü görünüm ortaya çıkmış.

Dönüş yolunda Elia, "Annemi bu köyde gözümün önü ne getiremiyorum" diyordu. "Onun burada yaşadığına inanamıyorum." Öğleden sonra Kayseri'nin tarihi kapalıçarşısına gittik: Adı "Kazancılar Çarşısı" imiş. Bu isim, o çarşıda yüz yılın başlarında halı ve kilim ticareti yapan Kazancıoğlu ailesinden kaynaklanıyor mu bilmem ama Elia'nın babası ve amcası burada görkemli dükkanlar açmışlar. Çarşının kilimciler bölümüne girdik. Dükkanların hemen yanında paça, işkembe, ciğer ve kelle satan kasaplar sıralanmıştı. Esnaf Elia'ya kilim satmak derdindeydi. O ise babasının dükkanını bulmak istiyordu. Hüzün verici bir deney daha yaşıyorduk. "Beni burada yalnız bıraksana!" dedi. İtiraz ettim, çünkü başına bir şey gelmesinden korkuyordum ama o kendisini iki saat yalnız bırakmam için ısrar etti. Küçük hasır bir iskemlenin üzerine oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, halıcı dükkanlarını seyretmeye başladı. Aradan iki saat geçtikten sonra onu aldım. Akşam bir lokantada sohbet ederken, "Bu gün kapalıçarşıda saatlerce babamı düşündüm ve onu yine bağışlayamadım" dedi. Bilenler bilir: Elia Kazan'ın kendisine ve annesine çok sert davranan babasıyla ilgili bir saplantısı vardı. Ben de onu biraz neşelendirmek isteyerek, "Baban 20. yüzyılın başlarında bu şehirden, bu dükkandan seni çıkarıp New York'a götürüyor ve Elia Kazan olmanı sağlıyor. Eğer böyle bir girişimde bulunmasaydı, belki hala burada halıcı lık yapıyor olacaktın" dedim. Yüzü aydınlandı.

Ona "Aramızdaki tek Osmanlı sensin!" diyorum birgün. Bu sözüm bir şaka değil, gerçeğin ta kendisi. Çünkü Elia Kazan, 1909 yılında, Kadıköy'de dünyaya gelmiş. Yani o gün, padişah efendimizin kullarına bir kişi daha katılmış. Gülüyor. "Doğru" diyor, "ben Osmanlıyım."

New York'taki evinde karısı, salondaki sehpanın üzerine üç Oscar heykelciğini kondurmuş. Altın heykeller yan yana duruyor. Birinci heykelciği Centilmenlik Anlaşması, ikincisini Rıhtımlar Üzerinde filmiyle almış. "İlk ikisini almak için çok çalıştım" diyor. "Üçüncüyü ise hediye olarak verdiler." "Yaşam Boyu Başarı Oscar'ı"nı kastediyor. "Hiçbir önemi yok bunların" diyor. "Oscar için onca yaygara kopardılar. Ben de aldırmadığımı göstermek için, heykeli herkesin gözünün önünde karımın eline tutuşturuverdim."

Elia Kazan 90 yaşında daha öfkeli, daha direşken ... "Tür kiye doğumlu olduğum için beni adam yerine koymak istemediler. Ama ben kavga ettim. 'Beni dinleyeceksin Amerika!' dedim. 'Beni dinlemek zorundasın!' Sonunda dinlediler." Martin Scorsese ve Robert de Niro, Kazan'a en çok sahip çıkan iki genç arkadaşı.

"Dost dosttur. Seversin onları!" Yaşar Kemal'den, Thilda'dan, onları ne kadar sevdiğinden söz ediyor. Sonra söz eskilerden açılıyor. John Steinbeck'in sarhoşluğundan, Tennessee Williams'ın dostluğundan, James Dean'i oynattığı Cennetin Doğusu filminde yaşadığı zorluklardan, en çok Amerika Amerika'yı sevdiğinden dem vuruyor. Ama gözü yine Türkiye' de. "Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü" diyor. "Benden başka ... Hepsi de benden küçük üç kardeş kaybettim.

Evlat acısı, torun acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor." Vakit geceyarısına yaklaşıyor. Yorulduğunu hissediyorum. Evinden ayrılıp Manhattan soğuğuna çıkarken, Anadolu'nun dünyaya hediye ettiği bu büyük sanatçının kapıda el salla yan görüntüsünü uzun süre içimde taşıyorum. Hep son görüşüm olmasından korkarak ayrılıyorum ondan.

Sözünü ettiği Yaşam Boyu Başarı Oscar'ı ödül töreninde çok üzdüler onu. Buna karşılık Steven Spielberg, Robert de Niro, Martin Scorsese, Karl Malden, Laureen Bacall onu desteklediler. Elia Kazan, Oscar töreninde yaptığı konuşmada, Akademiyi "cesaretinden ötürü" kutladı. Sonra geride bekleyen eşi Frances'e dönüp sordu: "Başka söyleyecek bir şey var mıydı?"

Elia Kazan'ı da son kez 2000 yılında, Broadway'de verdiğim kon serde gördüm. Çok yaşlanmıştı. Bunca yıldır kendisini taşımış olan bacakları artık ona ihanet ediyordu. Ayağa kalkmakta, yürümekte zorlanır olmuştu. Evden dışarı çıkmıyordu. Sisli anılarıyla baş başa, bazen onların arasında yitip giderek, bazen çocukluğunun İstanbul'una dönerek geçiriyordu günlerini. Kazancıoğlu ailesinin sert erkekleri ve Şişmanoğlu ailesinin nazenin kadınları dolduruyordu odasını. Hiçbiri hayatta değildi artık ve bu imgeler ustasının zihninde her gün yeni baştan yaratılıyordu.

"Ege'nin Ötesinde" adlı bir senaryosu vardı. En son filmi bu olacaktı. Juliette Binoche ve Nicholas Cage oynayacaktı. Ben de müziğini yapacaktım. Yanına Juliette Binoche'u alarak İstanbul'a geldi, birkaç gün dolaştık ama sonra ne yazık ki sigorta şirketleri, yönetmenin yaşından dolayı filmi sigortalamayı kabul etmediler. Film çekilemedi. O da oturup aynı adda bir roman yazdı ve karakterlerden birine, çok sevdiği Ülker'in adını verdi.

Kimliğinin bir parçası Türkiye idi, bir parçası Yunanistan ve bir parçası da New York. Bu üç kimliği, çiçek dürbünü sallamışçasına birbirine geçen anılar denizinde kulaç atıyordu durmadan. Bulanıklaşan zihni, yaşlı adamı bir oraya götürüyordu bir buraya.

Ve bir gün dışarı çıktı. Kendisi için tutulmuş şoförlü otomobile zorlanarak bindi, gençliğinde nice oyun sahnelemiş olduğu Broadway'e gitti. Kırmızı koltuklu Town Hall salonunun en ön sırasında oturuyordu. Sahnede kimliğinin üç parçası iç içe geçmişti. Türkçe ve Yunanca türküler söyleniyordu. Bu parçaları ona ithaf ettiğim zaman bütün salon onu ayakta alkışlamaya başladı. Yine zorlanarak ayağa kalktı. Teşekkür eder gibi birkaç kelime mırıldandı. Alkışlar, kulakları sağır edecek kadar yükselmişti şimdi.

Türk-Yunan savaşları görmüş adam, uzun ömrünün son demlerinde New York'ta iki halkın kucaklaş masına tanık oluyordu. Konser bittikten sonra sahne arkasına geldi. Boynuma sarıldı, adeta asılı kaldı. Bana çok güzel şeyler söyledi; yaşadığım sürece hatırlayacağım güzel sözler ...

İstanbul'da büyük bir alçakgönüllülükle Sis filminde oynamayı kabul ettiğinde de Sarıyer'deki balıkçı kahvesinde kaşkolünü böyle bağlamıştım. Onu tiyatronun önünde bekleyen otomobile götürdüm. Dışarıda buz gibi, insanın içini kesen bir New York ayazı vardı. Otomobile binmeden önce tekrar boynuma sarıldı. "Beni bu yaz Kayseri'ye götür yine!" dedi. Ona değen yanağımın ıslandığını hissettim. Anadolu'nun büyük çınarı, koca Elia Kazan ağlıyor muydu, yoksa yağan kar mı eriyordu yüzünde, anla yamadım. Otomobil New York trafiğine karışıp gitti ve ben ardından bakakaldım.

"Elia ile yolculuk kitabından da alıntı yapılacak kısaca)

dost:james-baldwin

James Baldwin 1924–1987

Yazar

1986 Issık Göl Forumu'nda bir araya geldikleri dostu.

Arthur Miller 1915–2005

Yazar

1986 Issık Göl Forumu'nda bir araya geldikleri dostu.

Zülfü Livaneli ve Peter Ustinov

Peter Ustinov 1921–2004

Aktör · Yazar

Irk ayrımına karşı giriş formunu “pembe” diye doldururdu. Tanıdığım en ünlü sanatçı: Kazak bozkırında da Berlin sokaklarında da tanınırdı.

Devamını oku

Peter Ustinov Kasım 1999. Paris'te Millenium Konseri'ndeyiz. Orkestra yı Zubin Mehta yönetiyor. Sunucular ise Sidney Poitier, Gregory Peck ve iyice yaşlanmış, ak saçlı şişman bir adam. İzleyicilere, yıllara dayanan dostluğumuzu anlatıyor ve beni sahneye davet ediyor. Bu adam İngiltere kraliçesinden "sir" unvanı aldı. Fransız Akademisi'ne üye seçildi. Orson Welles'ten boşalan üyeliği kendisine verdikleri gün, "Herhalde boyut meselesi" diyordu. "Welles'in iri gövdesinin boşalttığı koltuğu ancak ben doldurabilirim." Her zaman ve her yerde olduğu gibi, kendisi ne verilen unvanlarla da dalga geçmeyi ihmal etmiyordu Peter Ustinov.

Yıl 1987. Swissair uçağıyla Zürich Havaalanı'na iniyorum. Daha havaalanında, İsviçre'nin her insana ve her nesneye hakim ışığını vurduran hesaplı aydınlığı karşılıyor beni... Bir de babacan, beyaz saçlı, kır bıyıklı bir dev! Birlikte, yeni yaptırdığı özel sipariş Masserati otomobiline biniyoruz. Peter Ustinov'la iki saate yakın gidiyoruz. Bir yandan da Ustinov anlatıyor: Kopuk kopuk, oradan buradan, zengin ve dolu dolu yaşanmış bir ömürden devraldığı, gözyaşı ve kahkaha sınırında ürperen anılar bunlar! Aşırı duygusallığını saklamaya çalışan bir trajik palyaçonun bilinçli seçimi. Biraz Rus, biraz Habeş, biraz İngiliz ve çokça dünyalı. ..

Peter Ustinov, çeşitli ırkların ve boyların harman olduğu yüzyılımızın 130 kiloluk bir simgesi sanki. Albert Camus'ye "Dünya saçmadır" dedirten, Koestler'i karısıyla birlikte intihara sürükleyen, Gramsci'yi sonsuz acılara boğan ve 20. yüzyıl aydınının ruhunu kanatan aptallıkları, ırk ayrımcılıklarını, dar bölgecilikleri, faşizmi, fanatizmi lanetleyen ve dayanabilmek için fıkralar anlatmayı, güldürmeyi seçen bir sanatçı.

Amerikalı polise, "Ben pembeyim!" dediğini anlatıyor o gün. Pasaport polisinin bu cevap karşısında şaşkınlıktan iri iri açılmış gözlerine bakarak yineliyor Ustinov: "Evet! İşte görüyorsun, cildim pespembe." Amerikalı polis bakıyor, "Ama böyle cevaplayamazsın" diyor. "Formda beyaz mı siyah mı diye soruluyor. Sen beyaz olduğuna göre, beyaz diye yazmalısın." "Ama gerçek bu değil ki!" diyor Ustinov, "bak cildime. Gördüğün gibi beyaz değil pembe." Ve kararından dönmüyor. Giriş formunu "pembe" diye dolduruyor. Irk ayrımına karşı alçakgönüllü ama onurlu bir protesto."

Peter Ustinov İngilizce, Fransızca, Rusça, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve daha birçok dil konuşur. Film yönetir, oyunculuk yapar, oyun sahneye koyar, oyunlar, hikayeler yazar, politik toplantılara katılır, tek kişilik şovlara çıkar. Sultan Abdülhamid, büyük dedesine bir nişan vermiş. Onu ara sıra göğsünde taşır.

Dünyada bunca sanatçı tanıdım. Peter Ustinov kadar ünlü olanını görmedim. Ustinov'u Kazak bozkırlarında da tanıyorlardı, Berlin sokaklarında da. Meksika'nın Tulum harabelerindeki Maya rehber de resim istiyordu ondan, Granada'da sokakta oynayan çocuklar da, Jungfrau'daki turistler de! Bütün bu mekanlardaki çarpıcı ünün birinci el tanığıyım.

Ya günlük yaşamı, dostları, ailesi? Cenevre yakınlarındaki güzel evinde yalnız yaşardı Ustinov, çok seyahat ederdi. Uçakların normal koltuklarına sığmadığı için hep birinci mevki uçardı. Paris'te oturan ve onun bütün uluslararası ilişkilerini düzenleyen Madame Couturier adlı emektar bir sekreteri vardı.

Yılda bir iki kez görüştüğü karısı ise yılın büyük bölümünü Paris'te geçirirdi. Soylu bir aileden gelen, yaşlıca bir hanımdı, onu kimse görmezdi. Ustinov'u tanıyanlar arasında karısına rastlayan azdı. Bu ilginç çifti birlikte gören nadir kişilerden biriyim.

Peter U stinov insanları eğlendirmekten büyük bir zevk alırdı. Bunun için önünde büyük kitleler olması da şart değildi. Bazen bir otel lobisinde sabaha kadar fıkralar anlatır, taklitler yapar ve gözünüzden yaş getirmeden bırakmazdı. İspanya'da flamenco dansçılarıyla sahneye fırlar, herkesi o derece güldürürdü ki, dansçılar dans edemez hale gelir, bazen de Gorbaçov'la tanışmamızda olduğu gibi heyecanını bastırmak için şakaların arkasına saklanırdı. En büyük dostlarından biri de İnce Memed romanından film yaptığı Yaşar Kemal'di.

Peter Ustinov'u Paris konserinden sonra bir daha görme dim.

Alvin Toffler 1928–2016

Yazar · Fütürist

1986 Issık Göl Forumu'nda bir araya geldikleri dostu.

Kim Phuc

Kim Phuc 1963–

BM İyi Niyet Elçisi

“Affedeceksin ama unutmayacaksın ki bir daha çocuklar bu acıları çekmesin.”

Zülfü Livaneli ve Vera Tulyakova

Vera Tulyakova 1932–2001

Nâzım Hikmet'in eşi

Nâzım'ın mezarına Anadolu'dan bir çınar diken Livaneli'nin bu jesti, son eşi Vera'yı derinden etkilemişti.