İstanbul'da çok ünlenmiş bir göz doktoru vardı. Randevu alabilmek için aylarca beklemek gerekiyor diye duymuştuk. İstanbul savcısı bize yardımcı oldu, doktoru görmeye gittik. Adı Emil Tahinci'ydi. Diğer göz doktorlarının tavsiye ettiği Avrupa' da tedavi fikrinin yanlış olduğunu söyledi bize. Göz dibindeki yaralar iyileşse bile iz kalacaktı ve o gözün bir daha tam olarak görmesi imkansızdı. Hüküm Emil Tahinci tarafından yüzüme okundu: Bir gözüm gitmişti artık. Bu düşünceye kendimi alıştırmalıydım.
Yıllar sonra Elia Kazan'la mavi yolculuk yaparken İstanbul'daki akrabalarından konuşuyorduk. Göz doktoru olan dayısından söz etti. Adı Emil Tahinci'ydi. Dayısıyla nasıl tanıştığımızı ve yaşamımdaki önemli yerini anlattım, olayla birlikte. "Hiç şaşırmadım" dedi. "Tanıdığım bütün sanatçıların normal olmayan bir tarafı var." Sanatçıların, dünya üzerinde bir nevrotikler kulübünün üyeleri olduğuna Elia da inanmaktaydı.
Bu çalkantılı hayatta geriye doğru baktığımda, çoğu zaman dostluklar sayesinde direnebildiğimi düşünüyorum. Şansım oldu; 20. yüzyılın birçok büyük sanatçısını tanıma, onlarla dostluk kurma, deneyimleriyle ve fikirleriyle zenginleşme fırsatı buldum ama ne yazık ki, aramızdaki yaş farklarından ötürü bu dostların birçoğuna veda etmek zorunda kaldım. Bunlardan biri de Elia Kazan'dı.
Hayatımda çok önemli bir rol oynamış bu büyük dostumu anmak için New York'a uzanayım: Manhattan trafiği tıkanmış. Hızla yürüyen telaşlı insanlar arasında 95. Doğu Sokağı'na gidiyorum. Sokağın girişindeki evlerden biri, üç katlı bir konak görünümünde: Gri, küçük bahçeli bir ev. Kapıyı sekreter Eileen açıyor, "Nerede olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz" diyor. Merdivenlere yöneliyorum. Çünkü üst kattan, bütün evi çınlatan işveli bir klarnet müziği yayılmakta. Manhattan atmosferinden çok Kumkapı'da Kör Agop'un meyhanesini hatırlatan bir müzik bu. En üst kata yaklaştıkça yoğunlaşıyor, artıyor ve bir kapının önünde çok yüksek volüme ulaşıyor. Kapıyı açıp giriyorum. Gördüğüm manzara şu: Bütün duvarları, bir santim yer bırakmamacasına fotoğraflarla doldurulmuş bir oda. Orta da antika bir çalışma masası duruyor. Üzerinde eski bir Remington daktilo var. Köşedeki divanın üzerine yaşlı bir adam uzanmış. Sırtüstü yatıyor, elleri başının altında kenetli, göz leri kapalı. .. Müzik setinden yayılan Kandıralı klarnetini dinliyor. Istanbul'da ona hediye etmiş olduğum kasetlerden biri bu. Kapının açılmış olması onu hiç etkilemiyor. Gözleri kapalı durumda yatmayı sürdürüyor. "Ya uyuyor" diye düşünüyorum, "ya da sekreteri Eileen geldi sanıyor." Onu uyandırmak istemiyorum. Duvardaki resimlere bakıyorum. Zengin bir ömrün sararmış anıları bunlar. Bizi yüz yıllarca uğraştırmış olan Doğu ve Batı ikileminin bu duvarda grotesk bir kolaja dönüştüğünü duyumsuyorum.
Çoğu imzalı olan fotoğrafların bazılarında yaşlı adam genç haliyle ve çeşitli sanatçılarla birlikte görülüyor. Kimiyle sarmaş dolaş, kimiyle tam asker pozu verilmiş ... Duvardan, genç ve hep genç kalacak haliyle Marilyn Monroe gülümsüyor bize. Koca Tennesee Williams hüzünlü bıyığının arkasın dan bizi süzüyor. Yanındaki fotoğrafta Develi Belediye Başkanı Kavuncu. Biraz ötede Marlon Brando, Nathalie Wood, James Dean ... Derken, kasketli Anadolu köylüleri ve "föter li" kasabalılar.
Bu duvarlar, karmaşık Anadolu ruhunun derin bir belgeseli niteliğinde. Gauguin nasıl iç fırtınalarını Tahiti'deki bir evin duvarına nakşettiyse, Manhattan 95. Doğu Sokağı'ndaki evinde diva nın üstünde uyuklayan yaşlı adam da Anadolu ruhunun saplantılı mozaiğini işlemiş duvarına. Derken yaşlı adam gözlerini aralıyor. Bir açık deniz balıkçısını andıran kırışık yüzü aydınlanıyor hemen ve yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa fırlıyor. Anadolu usulü sarılıp birbirimizin yanaklarını öpüyoruz. "Hoş geldin" diyor, "Frances seni görünce çok sevinecek." Ve hemen telefona sarılıyor. Her zaman böyle aceleci olduğunu düşünüyorum. Daha ilk cümlede işin kalbine dalar ve hayatı örgütler. Hemen akşam yemeğini organize ediyorlar. Elia ancak bu organizasyondan sonra rahat ediyor ve ordan burdan konuşmaya başlıyoruz. Kendisinin de küçük bir rol oynadığı filmimi soruyor. Üzgün olduğumu söylüyorum. Çünkü Paris'te beni otelden arayarak filmi Cannes Festivali'ne davet eden yönetici Gilles Jacob'un, son anda fil mi yarışmaya koymadığını anlatıyorum. ''Yönetmenlerin 15 günü" bölümünde gösterilecek. "Sakın üzülme" diyor. "Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öf ke beni ayakta tuttu."
Öfkeyle ayakta kalan bu Anadolulu'nun başına büyük felaketler gelmişti. Katlanılmaz acılardan geçen bir adamdı. İstanbul' da Kadıköy'de başlayan yaşam, New York'ta müflis bir babanın çelimsiz göçmen oğlu olarak sürmüş ve o, bu ka dar başarısızlığa programlanmış hayattan, yüzyılımızın en büyük sinema zaferini çıkarmıştı. O kadar büyük zaferler kazanmıştı ki, artık başarıya değil doğrudan doğruya hayatın kendisine bakıyordu.
Birkaç yazı Elia, Frances, Ülker ve ben teknede geçirmiştik. Göcek koylarının tadını çıkarıyor, uzun uzun konuşuyor ve akşamları da Ege zeytinyağlılarına eşlik eden beyaz şarapla soluk bir fenerin ışığında sohbet ediyorduk. Elia ile ben, güverteye serdiğimiz uyku tulumlarında yatıyorduk. Böyle gecelerde çoğunlukla başımızın üstündeki yıldızlı göğü seyrederek Elia'nın anılarını dinliyordum.
Hayatına çok kadın girmişti. İlk sevgilisi Marilyn Monroe'yu ve ilk karısı Molly'yi hiç unutamıyordu. "Ölümünün üstünden bunca yıl geçti ama ben hala Molly'yle konuşuyorum. Önemli kararları hep ona danışıyorum" diyordu. Onun anlattığı Marilyn Monroe sıradan, iyi kalpli, pırıl pırıl bir kızdı.
Şimdiki karısı Frances'le aralarında neredeyse kırk yıla yaklaşan bir yaş farkı vardı. "Biraz delidir ama iyi kızdır" di yordu onun için.
Kadıköy'de bir gün sokak sokak gezip bir açık hava kahvehanesi aradığımızı hatırlıyorum. Dedesi onun elinden tutar, o kahveye götürürmüş. Akşama kadar aradık ve kahveyi bulduk. Belki de aynı kahve değildi. Belki de çocuk Elia'nın hayalindeki şark kahvesini bulamamıştık ama Elia mutluydu. Çünkü anıları ve geçmişi, Anadolulu kimliğini bir kez daha doğrulamıştı. Bir ara bu sevgili dost büyük bir acıyla sarsıldı: Oğlu kansere yakalandı ve öldü. Haberi veren Frances'in sesi titriyordu telefonda ve "Elia çok kötü!" diyordu, "bir mektup yaz ona." Hemen oturup bir mektup yazdım ve İngilizce mektubun başına Türkçe "Kara Haber" deyimini yerleştirdim. Elia cevabında bu Türkçe deyimi aynen kullanıyordu ve mektuptan anlıyordunuz ki onun içini kanatmış olan evlat acısını ancak bu iki Türkçe kelime anlatabiliyordu. Çünkü o bir Anadolulu'ydu. Ruhunun derinliklerindeki en büyük sevinçleri ve en büyük acıları böyle bir kimlikle yaşıyordu. Yıllar sonra onu annesinin köyüne götürdüğüm zaman daha derinden kavradım bunu.
Resimdeki köy çok güzeldi, annesi geniş kenarlıklı bir şapka ve çok şık bir elbiseyle köydeki evlerinin verandasında görünüyordu. Bir gün New York'ta yürürken kendisini oraya götürmemi istedi. Bu konuşmadan birkaç hafta sonra İstanbul'a geldi, üç gün bizim evde birlik te kaldık, dördüncü gün Kayseri uçağındaydık. İlk akşam Kayseri' deki bir otelde kaldık, akşam rakı içtik. Ertesi gün, bulutlu gökyüzünün her şeyi bulanıklaştırdığı sisli havada Germir'e girerken, tipik bir Anadolu köyü bulaca ğımı sanıyordum ama çok geçmeden yanıldığım ortaya çıktı.
Garip bir yerdi burası. Köyden çok, kayalar arasına kurulmuş bir Roma kalıntısını andırıyordu. Yunan tarzı taş evlerin arkasında büyük kiliseler göze çarpıyordu: Görkemli yapılardı hepsi de ama ne yazık ki çökmek üzereydiler.
Beyaz sakallı muhtar, Elia'yı görür görmez, para verip bir sağlık ocağı yaptırmasını istedi. Biraz sonra köylü kadın lar, bir fırın yaptırmasını dilediler ondan. Her gelen, "zengin Amerikalı" dan bir şeyler koparmak niyetindeydi.
Hiç kimse Elia'nın içine gömüldüğü yoğun hüznün farkında değildi. Sonunda Elia'nın anne evinin kalıntılarını bulabildik. Yapı çökmüştü, çamurlar içinde birkaç duvar kalmıştı sadece. O anda Elia'nın yüzündeki büyük acı ifadesi, neredeyse elle tutulur hale geldi. Bütün hayalleri yıkılmıştı. Kayseri'de karşılaştığımız yaşlı bir bey, bir zamanlar Germir'in büyük bir yerleşim merkezi olduğunu doğruluyor du. Babasının anlattığına göre eski Gerınir'de yedi tane fes atölyesi varmış, yoğun nüfusa ancak yetişebiliyorlarınış. Bakımlı üç katlı evlerin avlularında fıskiyeli havuzlar ve nadide çiçekler bulunurmuş. Ermenilerin ve Rumların zorunlu göçü sonrasında ise ekonomi çökmüş ve bugünkü görünüm ortaya çıkmış.
Dönüş yolunda Elia, "Annemi bu köyde gözümün önü ne getiremiyorum" diyordu. "Onun burada yaşadığına inanamıyorum." Öğleden sonra Kayseri'nin tarihi kapalıçarşısına gittik: Adı "Kazancılar Çarşısı" imiş. Bu isim, o çarşıda yüz yılın başlarında halı ve kilim ticareti yapan Kazancıoğlu ailesinden kaynaklanıyor mu bilmem ama Elia'nın babası ve amcası burada görkemli dükkanlar açmışlar. Çarşının kilimciler bölümüne girdik. Dükkanların hemen yanında paça, işkembe, ciğer ve kelle satan kasaplar sıralanmıştı. Esnaf Elia'ya kilim satmak derdindeydi. O ise babasının dükkanını bulmak istiyordu. Hüzün verici bir deney daha yaşıyorduk. "Beni burada yalnız bıraksana!" dedi. İtiraz ettim, çünkü başına bir şey gelmesinden korkuyordum ama o kendisini iki saat yalnız bırakmam için ısrar etti. Küçük hasır bir iskemlenin üzerine oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, halıcı dükkanlarını seyretmeye başladı. Aradan iki saat geçtikten sonra onu aldım. Akşam bir lokantada sohbet ederken, "Bu gün kapalıçarşıda saatlerce babamı düşündüm ve onu yine bağışlayamadım" dedi. Bilenler bilir: Elia Kazan'ın kendisine ve annesine çok sert davranan babasıyla ilgili bir saplantısı vardı. Ben de onu biraz neşelendirmek isteyerek, "Baban 20. yüzyılın başlarında bu şehirden, bu dükkandan seni çıkarıp New York'a götürüyor ve Elia Kazan olmanı sağlıyor. Eğer böyle bir girişimde bulunmasaydı, belki hala burada halıcı lık yapıyor olacaktın" dedim. Yüzü aydınlandı.
Ona "Aramızdaki tek Osmanlı sensin!" diyorum birgün. Bu sözüm bir şaka değil, gerçeğin ta kendisi. Çünkü Elia Kazan, 1909 yılında, Kadıköy'de dünyaya gelmiş. Yani o gün, padişah efendimizin kullarına bir kişi daha katılmış. Gülüyor. "Doğru" diyor, "ben Osmanlıyım."
New York'taki evinde karısı, salondaki sehpanın üzerine üç Oscar heykelciğini kondurmuş. Altın heykeller yan yana duruyor. Birinci heykelciği Centilmenlik Anlaşması, ikincisini Rıhtımlar Üzerinde filmiyle almış. "İlk ikisini almak için çok çalıştım" diyor. "Üçüncüyü ise hediye olarak verdiler." "Yaşam Boyu Başarı Oscar'ı"nı kastediyor. "Hiçbir önemi yok bunların" diyor. "Oscar için onca yaygara kopardılar. Ben de aldırmadığımı göstermek için, heykeli herkesin gözünün önünde karımın eline tutuşturuverdim."
Elia Kazan 90 yaşında daha öfkeli, daha direşken ... "Tür kiye doğumlu olduğum için beni adam yerine koymak istemediler. Ama ben kavga ettim. 'Beni dinleyeceksin Amerika!' dedim. 'Beni dinlemek zorundasın!' Sonunda dinlediler." Martin Scorsese ve Robert de Niro, Kazan'a en çok sahip çıkan iki genç arkadaşı.
"Dost dosttur. Seversin onları!" Yaşar Kemal'den, Thilda'dan, onları ne kadar sevdiğinden söz ediyor. Sonra söz eskilerden açılıyor. John Steinbeck'in sarhoşluğundan, Tennessee Williams'ın dostluğundan, James Dean'i oynattığı Cennetin Doğusu filminde yaşadığı zorluklardan, en çok Amerika Amerika'yı sevdiğinden dem vuruyor. Ama gözü yine Türkiye' de. "Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü" diyor. "Benden başka ... Hepsi de benden küçük üç kardeş kaybettim.
Evlat acısı, torun acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor." Vakit geceyarısına yaklaşıyor. Yorulduğunu hissediyorum. Evinden ayrılıp Manhattan soğuğuna çıkarken, Anadolu'nun dünyaya hediye ettiği bu büyük sanatçının kapıda el salla yan görüntüsünü uzun süre içimde taşıyorum. Hep son görüşüm olmasından korkarak ayrılıyorum ondan.
Sözünü ettiği Yaşam Boyu Başarı Oscar'ı ödül töreninde çok üzdüler onu. Buna karşılık Steven Spielberg, Robert de Niro, Martin Scorsese, Karl Malden, Laureen Bacall onu desteklediler. Elia Kazan, Oscar töreninde yaptığı konuşmada, Akademiyi "cesaretinden ötürü" kutladı. Sonra geride bekleyen eşi Frances'e dönüp sordu: "Başka söyleyecek bir şey var mıydı?"
Elia Kazan'ı da son kez 2000 yılında, Broadway'de verdiğim kon serde gördüm. Çok yaşlanmıştı. Bunca yıldır kendisini taşımış olan bacakları artık ona ihanet ediyordu. Ayağa kalkmakta, yürümekte zorlanır olmuştu. Evden dışarı çıkmıyordu. Sisli anılarıyla baş başa, bazen onların arasında yitip giderek, bazen çocukluğunun İstanbul'una dönerek geçiriyordu günlerini. Kazancıoğlu ailesinin sert erkekleri ve Şişmanoğlu ailesinin nazenin kadınları dolduruyordu odasını. Hiçbiri hayatta değildi artık ve bu imgeler ustasının zihninde her gün yeni baştan yaratılıyordu.
"Ege'nin Ötesinde" adlı bir senaryosu vardı. En son filmi bu olacaktı. Juliette Binoche ve Nicholas Cage oynayacaktı. Ben de müziğini yapacaktım. Yanına Juliette Binoche'u alarak İstanbul'a geldi, birkaç gün dolaştık ama sonra ne yazık ki sigorta şirketleri, yönetmenin yaşından dolayı filmi sigortalamayı kabul etmediler. Film çekilemedi. O da oturup aynı adda bir roman yazdı ve karakterlerden birine, çok sevdiği Ülker'in adını verdi.
Kimliğinin bir parçası Türkiye idi, bir parçası Yunanistan ve bir parçası da New York. Bu üç kimliği, çiçek dürbünü sallamışçasına birbirine geçen anılar denizinde kulaç atıyordu durmadan. Bulanıklaşan zihni, yaşlı adamı bir oraya götürüyordu bir buraya.
Ve bir gün dışarı çıktı. Kendisi için tutulmuş şoförlü otomobile zorlanarak bindi, gençliğinde nice oyun sahnelemiş olduğu Broadway'e gitti. Kırmızı koltuklu Town Hall salonunun en ön sırasında oturuyordu. Sahnede kimliğinin üç parçası iç içe geçmişti. Türkçe ve Yunanca türküler söyleniyordu. Bu parçaları ona ithaf ettiğim zaman bütün salon onu ayakta alkışlamaya başladı. Yine zorlanarak ayağa kalktı. Teşekkür eder gibi birkaç kelime mırıldandı. Alkışlar, kulakları sağır edecek kadar yükselmişti şimdi.
Türk-Yunan savaşları görmüş adam, uzun ömrünün son demlerinde New York'ta iki halkın kucaklaş masına tanık oluyordu. Konser bittikten sonra sahne arkasına geldi. Boynuma sarıldı, adeta asılı kaldı. Bana çok güzel şeyler söyledi; yaşadığım sürece hatırlayacağım güzel sözler ...
İstanbul'da büyük bir alçakgönüllülükle Sis filminde oynamayı kabul ettiğinde de Sarıyer'deki balıkçı kahvesinde kaşkolünü böyle bağlamıştım. Onu tiyatronun önünde bekleyen otomobile götürdüm. Dışarıda buz gibi, insanın içini kesen bir New York ayazı vardı. Otomobile binmeden önce tekrar boynuma sarıldı. "Beni bu yaz Kayseri'ye götür yine!" dedi. Ona değen yanağımın ıslandığını hissettim. Anadolu'nun büyük çınarı, koca Elia Kazan ağlıyor muydu, yoksa yağan kar mı eriyordu yüzünde, anla yamadım. Otomobil New York trafiğine karışıp gitti ve ben ardından bakakaldım.
"Elia ile yolculuk kitabından da alıntı yapılacak kısaca)