livaneli.
← Albümler
livtr:nazım-türküs-e1364714377316.jpg

NAZIM TÜRKÜSÜ

Albüm · 1978

MÜZİĞİMİZDE BİR DÖNÜM NOKTASI: NAZIM TÜRKÜSÜ

1978 yılında NAZIM TÜRKÜSÜ, hem çıktığı yıllarda büyük yankı uyandırmış, hem de aradan geçen zamana rağmen etkinliğini sürdürmüş olması özelliğiyle, müziğimizin kilometre taşlarından, önemli dönemeçlerinden birisi.

Kendi anadilinde ilk kez bütünüyle Nazım Hikmet şiirlerinin bestelerinden oluşan bir albüm yayımlanıyor ve bu şiirler büyük halk kitlelerine müzik yoluyla iletiliyordu.

1970'ler Türkiye'sinde neredeyse tabu olan Nazım Hikmet'in, ‘Karlı Kayın Ormanı' adlı hasret şiirinden yapılan şarkı, TRT sansürünü delerek ekranlarda seslendirildi ve TRT Radyosu'nda dinleyicilerden en çok istek alan parça oldu.

NAZIM TÜRKÜSÜ albümü, 1978 ve 1979 yıllarında 51 hafta liste başı olarak kaldı.

Bu albümle, Türkiye'yi 10 yıllar boyu etkileyecek ve kuşaktan kuşağa aktarılacak olan ‘Karlı Kayın Ormanı', ‘Hoşgeldin Bebek', ‘Kız Çocuğu', ‘Memetçik Memet', ‘Hoşça Kal Kardeşim Deniz' gibi şarkılar ilk kez duyuluyor ve milyonlarca dinleyici Nazım şiirinde buluşuyordu.

Bu besteler daha sonra Ankara Hipodromu'nda yarım milyon kişinin hep bir ağızdan söylediği marşlara dönüşecek ve Maria Faranduri, Joan Baez, Maria Del Mar Bonet, Yoriko, Liesbeth List , Sarah Alexander gibi ünlü şarkıcılar tarafından dünyanın pek çok ülkesinde ve bir çok dilde söylenerek yaygınlaşacaktı.

NAZIM TÜRKÜSÜ'nün yayımlandığı yıllarda Türkiye, sağ-sol kavgasının en acımasız ve en kanlı bataklığına gömülmüştü. Suikastler birbirini izliyor, kahveler taranıyor, aydınlar öldürülüyordudu ve ülke bir kan tutmasına uğramışcasına dehşet içindeydi.

Bu sert ortamda çıkan NAZIM TÜRKÜSÜ albümü ise hem seçilen şiirler, hem beste, hem de yorum biçimiyle, sokaktaki şiddetle hiç bağdaşmayan, aydınlık, saf, masum bir iyimserliği yansıtır.

Albümün müzikal yapısına bir saydamlık egemendir sanki. Çok sık kullanılan cura sesi, yaylı sazların üstünde bir mutluluk çanı gibi tınlamaktadır. Bu anlatımıyla NAZIM TÜRKÜSÜ; şiddetten bıkmış, barış dolu bir dünyayı ve kardeşliği özleyen Livaneli'nin insanları umuda ve ‘mutluluğun resmini' yapmaya çağırması olarak yorumlanabilir.

NAZIM TÜRKÜSÜ Türkiye'nin masumiyet çağının sesidir.

Nazım'ı yorumlamak

Yıllarca, Nazım'ın şiirlerini ezgilemeye çalıştım. Karşılaştığım hep bir başarısızlıklar zinciriydi. Bir türlü sözle ezgi kaynaşmıyor, zorlama kalıyor, müzik söze göre uzatılıyordu. Derken bütün bu çalışmaları atıp Nazım'ın şiirlerinde, hem divan şiiri, hem Batı şiiri, hem de Anadolu halk edebiyatı etkili olmuştu. Bu yoğun estetik bileşimi, saza bağlı bir halk müziğiyle yorumlamaya çalışıkça başarısızlık kesin oluyordu. Çünkü Nazım halk ozanı değildi. Veysel formunda yazmamıştı ki onun müziğiyle söylenebilsin. Bu şiirlere uyacak müzik yapısı, halk müziğinden, Batı müziğinden ve divan müziğinden esintiler taşımak zorundaydı. Tam bu sırada Atina'dan bir telefon aldım. Yıllarca Theodorakis'le çalışmış olan Yunanlı şarkıcı Maria Farandouri Nazım'dan yapılmış şarkılar okuyacaktı ve ezgiler konusunda benimle çalışmak istiyordu. Bu büyük sanatçıdan gelen istek işi hızlandırdı ve yeni bir müzik anlayışıyla çalışmaya başladım. Sonunda elinizdeki plağın ezgileri ortaya çıktı. Zülfü Livaneli 1978

Eski bir İran efsanesi vardır: Okçu Areş. Savaşa tutuşmuş iki kavim, binlerce ölü verdikten sonra sınır kavgasına bir çözüm bulmak isterler. Buldukları çözüm şudur: Persler'den bir okçu dağa çıkacak, okunu atacak, okun düştüğü yer Persler'in sınırı olacaktır. Böylesine önemli bir görevi Okçu Areş'e verirler. Areş, oku ve yayıyla yapayalnız dağın tepesine çıkar. Onu umutla bekleyen halkına karşı sorumluluğunu düşünür. Beceremezse hain olacaktır, becerirse kahraman. Halkta aşağıda merakla beklemektedir. Sonunda okun atıldığını görürler. Ok, dağları ovaları aşıp, umulmayacak bir uzaklığa düşer. Bu büyük zaferi kutlamak için Areş'in bulunduğu dağa gelirler. Areş yoktur orada. Sadece bir yay kalmıştır. Anlarlar ki Areş oka canını koymuş, kendisi ok olmuş, uçup gitmiştir. İşte bizim Areş'imizdi Nazım. Anadolu'nun be bütün dünya halklarının okçularındanbiriydi. İnanılmaz gibi görünen öyle bir aydınlığı gözlemişti ki canını şiirine koydu ve okuyla birlikte uçup gitti. Zülfü Livaneli –1978

Şarkılar · Baskılar

  • Türkiye (ŞAT) - 1978
  • Almanya (ARIOLA) - 1980
  • TÜRKİYE (ADA) - 2001

Eserler

  1. Memetçik Memet (4:34)
  2. Arhavili İsmail (3:31)
  3. Kız Çocuğu (4:03)
  4. Üç Saz (3:32)
  5. Karlı Kayın Ormanı (4:42)
  6. Hoşgeldin Bebek (3:42))
  7. Hoşça Kal Kardeşim Deniz (3:37)
  8. Nazım Türküsü (3:12)
  9. *

    Diğer Kapak Resimleri

    nazim turkusu 2001 nazim turkusu son

    Japon arkadaşım Akira, Nazım'dan bir kaç şiiri ezbere biliyordu. Çocukluğunda babasının, her akşam ona Nazım'dan şiirler okuduğunu anlattı. Japon Balıkçısı şiirinden yapılan şarkının plağı en çok satan plaklar arasına girmişti ve balıkçıların çoğu biliyordu bu şarkıyı. Atina'da müzik dinlemek için rastlantıyla girdiğim üç salonda da Nazım'ın şarkılarıyla karşılaştım. Ve salonu dolduran yüzlerce Yunalı'nın Nazım'ı nasıl büyük bir saygıyla dinlediklerine tanık oldum. Peloponez'de yaşlı bir adam ‘Angina Pectoris' şiirini ezbere okudu. Finlandiya'da O'nun şarkılarından yapılmış üç uzun çalar dinledim. Belçikalı şarkıcı dostum Julos Beaucarne müzik çalışmaları yaptığı kır evinde, grubuyla birlikte ‘Bulutlar Adam Öldürmesin'i dinletti bana. İranlı dostlar Nazım'ı kitaplıklarının baş köşesine yerleştiriyorlardı. Amerikalı Pete Seeger ve Paul Robenson'un plaklarında Nazım dinliyordum. Viyana Festivali'nde tanıştığım İspanyol şarkıcı Jose Dolado, nereli olduğumu öğrenince gitar kutusunun içinden okuyacağı şarkıların sözlerini çıkardı. Dört parçadan biri Nazım'dı. Bu evrensel Nazım'ın yanı sıra, yaşamında önemli yer tutan Paris'te bir başka Nazım daha beliriyordu. Yakın dostları Dino'ların anlattıkları, Fransız arkadaşlarının evlerinde ondan kalan anılar- kitap adama yazıları, banttaki konuşmalar vb- kaldığı otelde onu tanıyan katip gibi izler başka bir Nazım'ı açığa çıkarıyordu. Bu Nazım, ‘Koşmaca oynayalım Güzinciğim, kahrolası körebe yakalayamasın bizi' diyor ve ömrü boyunca körebelere karşı yaşamı, çocuk sevincini, koşmacayı, umudu savunuyordu. Son şiirleri, bir insanın çekebileceğinin çok üstünde yüklenilmiş acıları anlatıyordu. Değişen bir dünyada bir şey arıyor, bir şeyi yakalamak istiyor gibiydi. Zaman hızla akıyordu ve ellerine bulaşan yaldız tozları kalıyordu yalnız. Trenlerde, vapurlarda, uçaklarda, uluslararası kongrelerde, otel odalarında, Saint Michel Köprüsü'nde, Vatslav Caddesi'nde, ya da Dr.Faust'un evinin önünde, yaşam sevinciyle kucaklaşmış bir hüzün ve yanıtlanmamış sorular seziliyordu. Ama bu soruların içinde bile asıl olan onu yaşatan temellerdi: İnsana, doğaya ve halkına inanıyordu. Sorular bunun ötesindeydi. Doğa, memleket, eski ve yeni sevgiler, kozmos gemileri, hapis, uluslararsı ün, ihanetler, dostluklar, teker teker yitirilen arkadaşlar… hepsi de hızla akan bir tren penceresinden izlenen ve yakalanamayan görüntüler gibi geçiyordu. Kooperatiften aldığı yeni evinin duvarını okşayan Kübalı balıkçı Nikolas'ın eline olan inancını hiç yitirmemişti. Irgat Süleyman'la, Hatçe kadına olan inancını da öyle… Kimilerine göre adı 'vatan haini' sözünün simgesi olmuştu, kimilerine göre de ‘büyük kahramanlığım simgesi'.. Bu iki tanımlama da ona bir takım zorunluluklar ve davranış biçimleri yüklüyordu. Oysa bütün bu çalkantının arasında bir insan, duyarlı bir şair vardı. Hasta ve özgürlük için çırpınan yüreği toplumsal çalkantının tüm şiddetini taşıyordu. Nazım, Türkiye'nin yüz akıydı, onuruydu, derin ve aydınlık kültürümüzün çağdaş bir senteziydi. Bu sentez bütün kültür değerlerimiz gibi kültüre, insana düşman burjuvazi tarafından boğulmak istenmişti. Sonra yurt dışında evrensel bir kahraman olarak selamlanmış, Prometeus haline gelmişti. En sonunda da yorgun bir yürekle uzaya açılan bir teknolojinin, insanoğlunun yaşama koşullarını değiştirişini izlemeye koyulmuştu. Her duyarlı insan gibi yakın çevresinden ve olaylardan etkileniyordu. Teknolojik düzeyi ileri bir ülkede yaşıyor, modern çağda jet uçakları, sputnikler, metrolar, hızlı trenler arasından memleketini, gençliğini, on sekiz yaşındaki öğrenciliğini gözlüyordu. Çok çağdaş bir duyguydu bu. Belki de ‘teknoloji hüznü' denebilecek bir duygu.

    Okçu Areş

    Maria Franduri'nin Theodorakis ve Türk bestecisi Zülfü Livaneli'den şarkılar söylediği Berlin'deki konser çok büyük başarı kazandı. (Le Peuple – Belçika)

    Zülfü Livaneli, halk şarkıcısından çok, modern bir yorumlayıcı ve çok usta bir sazcı. Ludvig Rasmusson (Vi-İsveç)

    Yeni türkülerin, Güzin'in deyimi ile ‘yeni bir aşama Türk müziğinde'. Sarıyor insanı orkestranın katkısı. Duygulu, ölçülü, sarsıcı sesler getirdin bize. … ‘Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?' sorusuna karşılığım: ‘Ben daha yapamadım Nazım, belki daha zamanı değil,' olacak ama ‘Zülfü türküsünde mutluluğu ha yakaladı, ha yakalayacak' bence. Gerçekten mutlanıyor insan, güçleniyor, yaşamının tadına varıyor. Sağol, varol. Plağın son sözünü ne güzel yazmışsın, pırıl pırıl sözlerle, düşüncelerle. Son haftaların çirkefi içinde rahat bir nefes. Acayip şey; kimi Nazım'ı tanımış da ondan hiç bir şey anlamamış, kimi de –senin gibi- onun tanımadan tam anlamış. Abidin Dino ‘Nazım Türküsü' ile ilgili Zülfü Livaneli'ye gönderdiği 7 Kasım 1978 tarihli mektuptan.

    Nazım Türküsü üzerine

    Bence Zülfü Livaneli'nin konserde sunduğu Türk müziğinde, güçlü ve yumuşak bir hava iç içe. Çoğumuzun sandığı gibi mistik değil… Eğer bir kez kulak verilecek olursa bu müzik insanı güçlü ve etkileyici havasının içine alıyor. Micke Berg (Musikens Makt-İsveç)

    Şili konserinde Türkiye'nin müziği ve kültürü Zülfü Livaneli ve grubu tarafından temsil edildi. Çok eski bir geleneğe dayanan gezici saz aşıklarından verdikleri örnekler salonu etkiledi. Svenska Dagblabet (İsveç)

    Konserde, Türkçe anlamayan Fransızlar da kendilerini müziğin akıcılığına kaptırdılar. J.J.Kirkyacharin (Fransa)

    Eşine ender rastlanan bir konser oldu bu. Genç Türk müzisyeni, çeyrek tonlara alışık olmayan Fransız seyircisinde bir süpriz etkisi ve ilgi uyandırdı. (Le Journal –Fransa)